HAYATIN İÇİNDE KENDİNİ KAYBETMEK
Hayatın içinde kendini kaybetmek, bir çayın içinde ( hayat ) atılan küp şekerin ( benlik ) kaşık tarafından ( kader ) karıştırılması sonucu zaman içinde şekerin hayatla bütünleşmesi - gözle görülen şeklini kaybetmesi ancak varlığının aslında kaybolmaması mantalitesini düşündürmek istiyorum. Çaya dışardan bakıldığında kaşık şekeri evire çevire yok etmiş oluyor ancak çayın tadına bakan kişiler şekerin kaybolmadığını sadece çayla bütünleştiğini farkedecektir. Birde çayı karıştıran ve kaşığı tutan el-irade var ki bu da yüce bir varlık olarak düşünülebilir.
Hayatın içinde o kadar çok yıpranıp hırpalanıyoruz ve bu süreçte zamanımız azalıyor ki her insan git gide eriyor ve azalıyor. Mentalitemiz değişiyor, kendimize yeni şeyler katıp olgunlaşıyoruz belki ancak giden enerji- heves- güç ve gençlik de görmezden gelinemez elbet. Hayatın içine karışıp eriyoruz ve günün birinde tamamen yok olacak görünürdeki varlığımız. Peki kim bizim aslında neyi ifade ettiğimizi- neler düşünüp nelere kıymet verdiğimizi bilebilecek ki? Kendimizi kime ne kadar ifade edebiliyoruz ki yaşarken? Öldükten sonra kim bizi ne kadar anlayabilir ki? Kim bizi anlamak için bir çaba içerisine girecek daha doğrusu? Çok önemli kişilikler ve çok önemsiz kişiliklerin eninde sonunda muhakkak bilinmek gibi bir yazgısı vardır zannımca lakin geriye kalan milyonlarca insandan biri olan bizler? Bizler ne olacağız? Hayat tiyatrosunda yan rol almakla o kadar meşgul olmuş ki, asıl oyunun içerisinde bir parça olduğunu önemsemeyecek ve yakınlarını- sevdiklerini bu tiyatro oyununda kendini izlemeye davet etme ihtiyacı hissetmeyecek kadar yan rollerde oynayanlar... Kendinizi nasıl ifade etmeye çalıştınız yaşadığınız süre boyunca. Kim sizin gözlerinizin içine bakıp düşündüklerinizin derinliğini göz bebeklerinizin hareketinden anlayabildi?
Yarı aydınlık bir odada ayaklı abajur sayesinde aydınlanan küçük sessiz ve stabil odamda perdeleri sonuna kadar açıp aralıklı olarak gecenin karanlığında etraftaki evlerin aydınlık odalarını saymaktan aldığım keyifle şu yazıyı yazmaya karar veriyorum. Çünkü aslında ben de eriyorum. Büyük hayalleri olan küçük bir adam. Eskiden koca hayallerini gerçekleştirebileceği koca bir ömrü olduğunu düşünen, her şey için genişçe bir zamana sahip olduğumu düşünürken, zaman beni aslında bunlara sahip olmadığıma ikna etti. Büyük hayallerim olduğuna olan inancım henüz tam anlamıyla kırılmadı çünkü hala etrafımdaki insanlara göre marjinal fikirleri olan, çalışma arkadaşları tarafından sıradışı olarak nitelendirilen biriyim. Bu özelliğim sayesinde tam olarak yozlaşmadığımı kendime telkin ediyorum. Sadece düşündüğüm şeyleri gerçekleştirecek imkanı yaratamadım. Üzücü bir itiraf belki ama hala günün birinde gerçekleştirebileceğime inanıyorum biliyor musunuz? Hayat arkadaşıma artık o uçuk hayallere inanmadığımı ve günlük gerçekliklerin esas uğraşım oldugunu söylememe rağmen gözlerimi kapattığım zaman- ara sıra da olsa- renkli rüyalar otelimin içinde buluyorum kendimi. Bu sayede henüz fikren emekli olmadığıma karar veriyorum. Bu arada hayat arkadaşımdan bir şeyler sakladığım için değil, kendisini daha fazla yormamak için ısrarlı şekilde hayallerimi anlatmıyorum. Biriktirip birbirimize belirli sıklıklarla- ayin gibi- hayallerimizi kusarız ve bundan da çokça keyif alırız. Neyse... Bazılarını gerçekleştirebildiğim, büyük bir kısmını gerçekleştiremediğim ve çok büyük bir kısmının gerçekleştirilmesi imkansız olduğu konusunda tereddütler yaşadığım hayallerimi- yani kızıl elmamı- belki çocuklarıma miras bırakacağım. Bilemiyorum. Ancak sadece şuna emin olmak istiyorum. Benim düşünen bir organizma olduğumu ve benim de aslında varlığımı sorguladığımı, doğru- yanlış ayrımı yapmak için kendimce ahlak kuralları belirlemeye çalıştığımı, iyi-kötü etiketlemesi yapabilmek için büyük bir deneysel sınıflama yapmaya çalıştığımı, hayat sürecimde incindiğimi ve incittiğimi- sevip sevildiğimi- kırılıp onarıldığımı en başta eşim ve çocuklarım olmak üzere beni tanıyan insanların- ve tanımayanların- bilmesini isterim. Belki sizler de benzer düşüncelerdesiniz. Asla tam olarak bilemeyeceğim.
Ben anne ve babamı 29 yaşındayken çok büyük ölçüde anlamaya başladım. Onları anlamak için nelere katlandığımı, neleri göze aldığımı ben bile hatırlamıyorum artık. Artı ve eksileri ile onlarında çayın içinde eriyen bir şeker olduklarını farketmek çok büyük bir acı veriyor. En azından hayattalarken farketmenin verdiği sevinç içinde- günün birinde onlarında çaya karışacağını bilmenin hüznü içinde, kendiminde karıştığını tam olarak anlamamanın verdiği şuursuzluk dahilinde saygıyla eğiliyorum.
Kaşık ne kadar hızlı dönüyor bilemiyorum ancak çaya, şekere, bardağa ve kaşığa sitem edenler bardağı çınlata çınlata kaşık sallayan eli hissedemiyor bunu biliyorum.
Saygılarımla
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder