Öncelikle bu bir tekzip yazısıdır. Bir müddettir düşünme sürecimi sorgulamaya hız verdim. Bu süreçte kendime ilham olan değişiklikler muhakkak oldu. Eskisi kadar muhabbet edemediğimi fark ettim. Zaman mı değişti yoksa ben mi yoksa insanlar mı yoksa ortam mı bilemem. Belki biraz biraz hepsinden... Ancak bir hakikat var ki bunu asla yalanlayamam, hiçbir şey omadı ise de muhakkak bir şeyler oldu. Kendimi yalanladığımı farkettim bu süreçte. Değişim içinde olmaya devam etmek haz verici. Neticede henüz hayatta olduğumu ifade ediyor bana. Belki de bu ifadeyi eden tek gerçektir benim fark edebildiğim kadarı ile.
Aklıma güvenemediğim zamanlarda aklıma güvenmem gerektiği tabiri bana Mahmut Şevket'in kattığı en büyük dinamiktir. Aklına güvenini kaybettiğin anlarda aklına güvenmek. Ne cümle ama... Uzun bir süre bu veriye ölesiye sarıldım. Kendimi kaybolmuş hissettiğim anlarda ve kaybolduğumda bana mutlak kılavuz oldu. Beni "bahçe duvarının ötesinde"n çıkaran yegane ışık oldu aklım. Ya da ben bu güne kadar öyle zannediyordum. Kendi kendime yaptığım günlük değerlendirmem esnasında yolda yürürken elektrik çarpmış gibi hatta ne elektriği yıldırım çarpmış gibi hissettiren bir düşüncel sürece sürüklendim. Ben aslında ne olsun istiyorum sorusu üzerine düşünürken aklıma güvenimi kaybetmemem gerçeğine sarılıyordum ve dedim ki... Ya aklıma güvenimi kaybetmem ve kendimi devirmem gerekiyorsa ? En büyük devrimim için tutunduğum tüm kılavuzları terketmem gerekiyorsa? Ya ben "akıl" dan değil de, "içgüdü"den oluşuyor isem? Ah! Derin bir hançerin göğsümden çıkmasını sağlamaya çalışıyordum ve nefesim kesiliyor gibi hissediyorum. Acı içinde çekiyorum hançeri geriye ve tekrarlıyorum kendi kendime... Akıldan değil de içgüdüden oluşuyor isem. Hayatımı ve hareket paternimi düşündüğüm esnada haritanın karanlık noktalarının aydınlanmaya başladığını farkediyorum. İçgüdü benim hayatta kalma mekanizmam olmuş ve ben bunun farkında bile olmadan aslında mantık kılavuzluğunda hareket ettiğime inanmışım. Kendimi kandırmışım ve bunu asla fark etmemişim. İçgüdülerimin yönlendirmesi ile yabani bir ayı gibi hareket etmişim. Beni asla ama asla anlamamışım. Kendimi anlayamadığım evrende anlaşılmayı ümit etmişim. Kendime karşı acımasız olma gayesinde değilim ancak Nietzsche'nin "Anne ben bir aptalım" dediği yerdeyim. Yine ve yeniden bu noktaya gelmek garip. Legolarımın dağıldığını ve tekrar bunları estetik bir yapı haline getirmem gerektiğini görüyorum ve işlemeye devam ediyorum. Kendimi işliyorum ve bu süreci bir halı dokur gibi ilmek ilmek yapıyorum.
İçgüdüleri ile hareket eden bir insan nasıl stabil bir hayat sürebilir veya stabil kalması gerekli midir? Ya hayatımın altını üstüne getirir isem sorusu geliyor aklıma ve Şems'in Mevlana'ya cevabı geliyor aklıma. Altının üstünden iyi olmadığını nerden biliyorsun? Peki kendimi tanımam gerçekten bu kadar gerekli mi? Neden ben iskeletler diyarında bir et parçasıyım?
Greg'i anlayamayan Wirt olmak istemiyorum. Aklımı farkedemeyen Woodsman olmak istemiyorum. Beast'i farkedemeyen Beatrice olmak istemiyorum. Karşı koyuyorum ve güzel bir Chopin dinliyorum. Yaşadığımız bu ilahi komedyaya gülemiyorum. Tebessüm bile edemiyorum. Ancak düşünebiliyorum. İlahi komedyayı ve varoluşsal sancıları düşünebiliyorum. Teşekkür ederim Diyojen. Kurduğun kulüp için ve kendini arayış çaban için takdir ediyorum.
Saygılarımla...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder