26 Kasım 2025 Çarşamba

Duruş- Tavır- Omurga- Frame- Çerçeve

 Yıllardır stabil bir duruş oluşturamamanın acısıyla burada duruş üzerine konuşmak istedim. Stabil bir duruş insanın sahip olabileceği belki de en değerli şeydir. Bir duruş oluşturmak fikri neredeyse 22'li yaşlarımda aklıma gelmiş veya getirilmişti. Bu duruş meselesine 24 yaşımda ilk defa gerçekten fikirler üreterek gerçekten yatırım yapmıştım ancak bir noktadan sonra duruşumun bozulduğunu hatta paramparça olduğunu fark ettim. Bu duruşun kalitesizliğinden mi yoksa üzerime dar gelmesinden mi kaynaklanıyordu? Hani insana dar gelen ayakkabıyı veya kıyafeti patlatmak gibi ben de duruşumu mu patlatmıştım. Neydi benim istediğim duruş? Yıkılmayan adam olmaktı belki, belki gururlu olmak belki kimseye boyun eğmemek, belki bildiğini söylemekten korkmamaktı. Bunların hepsi mağrur olmakla ilgili olsa da insanın kendi duruşuna bir isim-kavram bulamaması belki de duruşunun yok olmasındaki en büyük etkendir. Belki de kavram bulamamaktandır…


Birkaç gün sonra tekrar oturuyorum kağıdın başına. İncire ve zeytine yemin etmenin gizemli güvenirliliği içerisinde yazmak isterdim bunları lakin ne incir ne de zeytin tatları dışında bir şey ifade etmedi bana. Şimdi karakter, duruş oluşturmak veya oluşturamamaktan bahsetmek gerek. 


Sanıyorum ki bir karakter oluşturmak aslında akli faaliyetleri kendiliğinden ilerlemeyen bir insan için pek de mümkün bir şey değildir. Ne demek istiyorum, şunu söylüyorum ki: bu zamana kadar bir karakter oluşturmak istemiş ancak bunu başaramamış bir insanın bir karakter oluşturması pek mümkün değildir. Bir şekilde dışsal zorlamalar sonucunda bir karakter oluşturmayı başarsa bile oluşan bu karakter doğallıktan o denli uzak olacaktır ki bu da her öznel durum için belirlenmiş tavır gerektirir ve bunu bir insanın oynaması mümkün olmayacaktır. Tiyatrodan örnek vermek gerekirse metine birebir sadık kalınması gereken bir eserde doğaçlama yapılamayacaktır. Çünkü doğaçlama yapıldığı an karakterden çıkılacaktır ve karakerden çıkılması direkt olarak sonradan oluşturulmuş o duruşu bozacaktır. Evet, sonradan oluşturulmuş bir duruşun insan için mümkün olmamasını burada görüyoruz. Eğer insanın bir duruşu mevcutsa bu zaten dış dünyadan otomatik olarak algıladıkları ile olur ancak eğer bu algıya sahip değilse ve yapay bir duruş oluşturuyorsa bu duruş kişinin üzerine dar gelen bir elbise gibi belli olacak ve eğreti duracaktır. Bu sebeple bir duruş oluşturmak her insan için mümkün olmayacaktır. 


Bir duruş oluşturamayan insanın sadece bir kurallar bütünü oluşturması mümkün olacaktır ancak talihsizlik odur ki acımasızca akıp giden zamanda her tekil davranışında önce bu kitabı açıp tam olarak o anda ne yapması gerektiğini kontrol etmesi gerekecektir ve tabii ki bu mümkün olmayacaktır. Doğal davranış tepkilerini bu kitaba göre yeniden inşa etmek mümkün değildir ancak belirli bir yapaylıkta ve geç tepkilerle davranışlarının gidişatına karar verebilir ve bunlar da gelen her karşı darbede tekrardan sarsılacaktır. Bir insanın karakteri, onun elinde olmayan bir belirlenmişliktir. Bu acı gerçeği ne kadar kabul etmek istemesek de bu böyledir ve bunu değiştirmeye hiçbir eğitimin ve görgünün gücü yetmeyecektir. Olaylar karşısındaki tepkilerimiz anlıktır ve anlık tepkileri bir kurallar kitabına göre belirlememiz imkansızdır. Saçımızı kaşıdığımızda ne kadar rahat ve kendimizden emin hareket ederiz. Bu rahatlığın ve doğallığın sebebi o içsel doğal tepkidir. Doğallığı ne kadar taklit etmeye çalışırsak çalışalım bunu asla tam manasıyla başaramayız ve eninde sonunda foyamız açığa çıkacaktır.


Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalı? 

İşte mesele yine buraya geliyor. Ne yapmak gerek? Belki de kabullenmek bu durumda yapılabilecek en doğru şeydir. Değiştirebileceğimiz şeyleri elbette değiştirelim, ancak bir insanın anlık tepkilerini sadece düşüncelerini değiştirerek değiştirmesi mümkün gözükmemektedir. İşte bir davranış oluşturmak, bir duruş bulmak, bir çerçeve bir omurga oluşturmak bu sebeple mümkün değildir. Omurga gerçek manasıyla düşünülmelidir. Bir canlı omurgasını nasıl değiştirebilir ki, ancak derisini değiştirir ve bunun sonucunda sadece eski derisinden öznel olarak farklı bir yeni deriye sahip olacaktır. Tüm bunların sonucunda umutsuzluğa mı kapılalım? Akil olamayacağız diyerek yas mı tutalım? Aslında bunlar için yas tutmak veya tutmamak da elimizde olan bir şey olmayacaktır. Doğal ve yapay tepkilerimiz vardır, gerçek bir yası içimizden uzun süre atamayacağızdır ancak yapay bir yas ufak bir mekan veya zaman değişimiyle beraber tamamen ortadan silinecektir. 


Şimdi gereksiz umutlarla kendimizi perişan etmemek için bir omurgadan vazgeçmemiz gerektiğini söyleyeceğim. Bana dönek, bana hain, bana mağlup diyeceksiniz belki. Ne derseniz oyumdur veya değilimdir; bunu bilemeyeceğim. Ancak ne olduğumu belki de sonunda gerçeklerden kaçmadan ve açıkça anlamışımdır. İflah olunmazlara hekim olunmazmış, belki de Freud hekim olabilir bizlere, o yahudi. 


Ne diyor Freud? Neler söylemiyor ki, ama boşverin onu. Karakterimizi değiştirebilir miyiz acaba sorununa en güzel yaklaşımı yapıyor belki de. Karakterimizi, benliğimizi bir tohuma benzetiyor. Bu tohumun ne olacağı eninde sonunda bellidir ancak gelişim sürecinde çevresinde olan bitenler, onu nelerin beslediği, kim olduğu sorusunun çok önemli bir yanıtıdır. Peki yine Freud gibi düşünürsek bir ağacın hangi nedenle hastalandığını bulmamız onu iyileştirebileceğimizi gösterir mi, yoksa olan olmuştur ve artık sadece böyle oluşumuzun nedenini mi öğrenebiliriz? Bana öyle geliyor ki bazen artık çok geçtir. Ama zayıflıklarımızı güçlendirmek de elimizdedir. Yani bir kür sağlamak mümkün olmasa bile en azından neyin bizi böylesine zayıflattığını bulabilir ve zayıflayan yanımızı güçlendirebilir veya koruyabiliriz. Sanırım elimizdeki tek çare ve umut da budur. 


O halde duruş problemine Freud’yen yaklaşalım ve henüz bir filizken mi yoksa tohumken mi duruşumuzun olmadığını belirleyelim. Burada aileye bakmak gerekli olacaktır. Duruşu zayıf bir ebeveynin tohumu elbet zayıf bir duruş getirebilecektir. Bunun doğrulanması için ailenin daha geniş ve uzak fertleri de tek tek incelenebilir. Pek yüce bir duruş saptanamaması umudumuzu daha da azaltmalıdır. Filizken kırılmış bir duruş nasıl tespit edilebilir peki? Freud’un oral-anal-fallik dönemleri gibi detaya giremeyeceğim elbette ama bir insanın omurgası ne zaman pik noktasında gelişmeye başlar diye düşünürsek bir erkek için 12-16 yaşları arasındadır. Bireysel olarak 12 ila 16 yaşları arasında ne olduğumuzu, dik bir omurgaya mı yoksa eğilip bükülmekten kambur olmuş bir omurgaya mı sahip olduğumuzu değerlendirebiliriz. Bu yaş aralığındaki omurgamızın aldığı şekil bize omurgamızın gelişmesinin doğruluğu veya yanlışlığını gösterecektir. Buraya kadar eğer bir probleme rastlamadıysak yetişkinlik döneminde yüksek enerjili travmalar nedeniyle omurga sorunları yaşayabiliriz. Bunun dışında duruş bozuklukları yapılan iş kaynaklı gelişebilir, amelelerin kamburluğu veya tek el havada çalışanların skolyoza yatkılığı kronik maruziyete bağlı olabilir. Bunlar da omurganın zorunlu sabit yanlış pozisyonu sonucu oluşan kusurlardır. Kendi kronik sorunumuzu bunlardan birisinde bulmamamız imkansızdır. 


Peki çocukken bizi eğen bir nesnenin artık orada olmadığını bilincimizle anlamamız bizim şimdiki eğriliğimizi düzeltir mi? Köpekler tasmalarının çözüldüğünü fark etmezlerse tasmalarının sınırının dışına çıkmazlarmış. Yani tasmanın çözülmesi sorunun çözülmesini direkt olarak sağlamaz. Ancak tasmanın çözüldüğünü fark etmek sorunun da çözümünü sağlayabilir. Şimdi sorunlarımızla aramızda tasma-köpek ilişkisi kurabiliriz. Peki ama tasma kimdir? 


Tasmayı ortaya çıkaracak olan elbette ki Freud’yen anlamda psikanalizdir. Tasma ne kadar büyük ve şatafatlı olursa olsun bu tasmanın farkında olmak mümkün değildir. Farkında olunmayan bir tasma, bir güç; bir zamanlar bizi bir duruştan uzak tutmuştur ve şu anda bir tasma olmasa bile biz o tasma varmışcasına hala o duruştan uzak durmak zorunda hissediyoruzdur. İşte tasmanın tanımlanması ve farkına varılması gerekmektedir. Freud’un psikanalizi bunun umudunu veriyor bize. Diğerlerinin vermediğini bu şekilde veriyor. Yani az önce bizim de “karakterimiz budur, çözüm yok” dediğimiz noktada gelip sorunu oluşturan karakterin değiştirilebileceğini bize söylüyor. Bu değişimin zor olacağı besbelli, uzun süre bu sorun üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Tabii ki sonuç alma garantisi de vermiyor bize. Hatta bu süreci desteklemek için kendimizin çözemeyeceği, gözlerimizin kendimize kapalı olduğu, alanları bize göstermesi gereken bir psikanalist’e de ihtiyacımız olacağını söylüyor. Kendi başına tedavi mümkün ancak en iyi sonucu almak için dışarıdan bu işle ilgilenen bir desteği eksik etmemek gerekiyor. Gözümüzdeki gözlükleri aradığımız bir durumda dışarıdan bakan birisinin gözlüklerin zaten gözünde takılı demesi gibidir bu destek. Veya kaybettiğimiz bir nesneyi her yerde deli dolu ararken birisinin çıkıp “cebine baktın mı?” diye sorması gibidir ve çoğu zaman nesne cebimizdedir. İşte terapistin bize olan desteği bu olacaktır. Terapist bunun dışında pek bir şey yapamaz ama terapist senin aramanı sağlayamaz ama arıyorsan bulmanı kolaylaştırabilir. İşte Freud’un büyüklüğü budur.


Jung ise biraz daha kadercidir, gölgenle barışmanı söyleyip durur, üzerimize basmakalıp arketipler gönderir vs. Daha anlaşılmazdır Jung ve bu yüzden belki de daha çok sevilir. Gölgemle nasıl barışabilirim, yani karakterimin değişmezliğiyle dolayısıyla asla bir duruş oluşturamayacağım gerçeğiyle barışmamı söyler. Bunu kabul ettiğimde ise sihirli bir şekilde aslında duruş oluşturabileceğimi keşfetmemi bekler. Bu bir şekilde tüm insanların zihninde kabul görür, hiçbir bilimsel kanıtı olmamasına rağmen sanki herkes bu gerçeği a priori biliyormuş gibidir. Tabii ki duruş oluşturamayacağımı büyük bir içtenlikle kabul edersem ve bunu kendime dert edinmezsem bir duruş oluşturabilmeye başlarım. Bunda mantık yoktur, sanki tüm insanlara gökten inmiştir bu bilgi. Bunu mantığa oturtamadığım içinse Jung’a bilim yapıyor diyemiyorum. Freud ise zeminini dünyaya basıyor ve kuralları bulmaya çalışıyor. Jung ise işini mitlerle halletmeye çalışıyor. 


İşin en garip tarafı ise günümüzde işler Freud’a değil daha çok Jung’un yöntemine benzer olarak çözülmeye uğraşılıyor. Günümüzde derken günümüz psikiatrisini kastediyorum. Yani yaşadığın dertlerin temelini bulmaya çalışmayı çok uzun süren ve uğraştığın zamana değmeyen bir yöntem olduğu düşünülüyor. Bunun yerine ise dertlerin çıkış kaynağı hiç umursanmadan derdin kendisinin ne olduğuna odaklanılıyor ve daha sonra dert olarak tanımlanan şeyin düşünsel dünyamızda dert olarak tanımlanmasını değiştirmeye odaklanılıyor. Yani önceden dert olduğunu düşündüğün şeyi artık dert olarak düşünmüyorsun ve bu kadar basit bir olay bile tüm o Freudcu psikanalizden çok daha etkili ve çok daha hızlı çözüm oluşturuyor. Bu bilime hiç yakışmıyor gibi görünse de faydalı olan neyse onunla yürümek daha mantıklıdır her zaman. Hatta günümüz bilimi Freud gibi bir sorunun nedenini araştırmanın aslında o sorunu beynimize iyice yerleştirdiğini ve daha da takıntılı şekilde o şeyi sorun olarak görmeye başladığımızı söylüyor ve nedeni hiç umursamadan sorunu kafamızda küçültmemizi öneriyor. ACT terapisi örneğin tamamen bunun pratik uygulamalarından ibaret olarak görünüyor ve aslında eski çağlardaki stoacı felsefenin güncel ve modern bir hali olduğunu söyleyebiliriz ama ACT’nin bir felsefe olduğunu söyleyemeyiz. 


Peki nedir bu ACT? Temelde 6 kollu bir yapıyla zihnimizi yaşamımızdan ayırıyoruz. Yani din ve devlet işlerini ayırmak gibi zihin ve yaşam işlerini birbirinden ayırıyoruz ve bunu yaparken de düşünceleri engellemeye çalışmıyoruz hatta onları değiştirmeye de çalışmıyoruz ama onları dinlemiyoruz da. Kendi düşüncelerini umursamamak da denilebilir aslında ama demeyelim yine de biz öyle. Kafamıza taktığımız bir düşünceyi umursamadan yaşamımıza devam etmek, düşüncenin kafamızda dolanması önemli değil, düşüncenin doğru olması önemli değil, düşüncenin rahatsız edici olması önemli değil, kısacası düşüncemiz önemli değil. Enteresan bir şekilde bunun pratiğini anlatan kitap bir self-help kitabı da mevcut ve sonuçlarının da başarılı olduğunu ve hızlı sonuç alındığı belirtiliyor. 


Ama biz düşünenler, biz düşünmeyi sevenler ne olacağız? Biz rahatsız edici düşünceleri bile duymak için can atanlar, kendi rahatsız edici düşüncelerimizi dinlemeyecek miyiz? Çocukluğumuzun travmalarını artık hayatımızın iğrençliğine bir bahane olarak gösteremeyecek miyiz? Biz Freud’cular artık bahanelerimizi mi kaybediyoruz? Evet, olan bu, kaçabileceğimiz bir yer de kalmıyor şu noktada. Rüyanda neden o kişiyi gördüğünü saatlerce düşünebilir ve çok fantastik cevaplar bulabilirsin ve o cevaplarla kendine yardımcı olmaya çalışabilirsin veya rüyanda neden o kişiyi gördüğünü bulmanın sana gerçek hayatta bir faydası olmayacağı gerçeğini kabul ederek hayatına devam eder ve saatlerini boş yere düşünerek geçirmekten ve bu konuya olan takıntını büyütmekten kurtulursun. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ŞİİR: RÜYAMDA 30 YAŞ

Klasik müzik dinleyerek uzanıyordum. Bir rüya gördüm. Dehşet içinde uyandım. Rüyamda 30 yaşındaydım. Oysa daha 7 yaşımdaydım. Nasıl olmuştu ...