18 Aralık 2025 Perşembe

Kabataş

Günün büyük bir bölümünde uyanık olmama rağmen hala istediğim verimlilikte çalışamıyorum. Neden olduğunu henüz tam olarak çözemedim. Zaman herkes için aynı işliyor sanıyordum. Öyle değilmiş. Planlı ve programlı hareket eden insanların zamanı daha bir verimli, daha bir şık geçiyormuş. Hiçbir hamlesi içgüdüsel, tesadüfi olmayan insanlar var. Ben onlardan biri değilim. Kurtlar Vadisinde çok sevdiğim bir replik geliyor aklıma. Bu millet kaderini zar atarak belirliyor. İnsanlarımız satranç oynamayı sevmiyor. Adımlarını planlayarak hareket edenlerin sayısı çok az. Hadi bugün de bunu yaşayalım diye gerizekalıca bir yaşamım olduğunu farkettim bu cümleleri kurarken. Küçük çaplı planlarım oluyor tabi ama her adımım bir sonraki adımımın öncüsü değil. Gözümü diktiğim istikamete giderken basmam gereken basamaklar değil. Tesadüf eseri içinde bulunduğum ortamlar ve öylesine, mecburiyetten tanıştığım ve tahammül etmek zorunda olduğum insanlar bütünü... Tam bir hayal kırıklığı. Bir network oluşturamamak çok üzücü. Herhangi problemde kim aranır bilmiyorum, X konuda iş bitirecek adam lazım ??? Haksızlığa uğradın ama muhatap bulamıyorsun. Aslında haklısın ama adam yerine konmuyorsun. Çünkü tesadüf eseri her şeyin. Yaptığın iş de dahil buna mesela. Bugün dahil olacağın X işini önceden kurguladın mı kafanda? Adımlarını düşündün mü? 

Kabataş bir bina veya mektep ismi değildi. Bir idealdi. Bir ütopya belki. Özsaygısı yüksek, ne yaptığını bilen bir centilmem olarak yetişme hayali. Kim bilir, belki hala çok geç değildir. Ne dersin?


Saygılarımla...

26 Kasım 2025 Çarşamba

Duruş- Tavır- Omurga- Frame- Çerçeve

 Yıllardır stabil bir duruş oluşturamamanın acısıyla burada duruş üzerine konuşmak istedim. Stabil bir duruş insanın sahip olabileceği belki de en değerli şeydir. Bir duruş oluşturmak fikri neredeyse 22'li yaşlarımda aklıma gelmiş veya getirilmişti. Bu duruş meselesine 24 yaşımda ilk defa gerçekten fikirler üreterek gerçekten yatırım yapmıştım ancak bir noktadan sonra duruşumun bozulduğunu hatta paramparça olduğunu fark ettim. Bu duruşun kalitesizliğinden mi yoksa üzerime dar gelmesinden mi kaynaklanıyordu? Hani insana dar gelen ayakkabıyı veya kıyafeti patlatmak gibi ben de duruşumu mu patlatmıştım. Neydi benim istediğim duruş? Yıkılmayan adam olmaktı belki, belki gururlu olmak belki kimseye boyun eğmemek, belki bildiğini söylemekten korkmamaktı. Bunların hepsi mağrur olmakla ilgili olsa da insanın kendi duruşuna bir isim-kavram bulamaması belki de duruşunun yok olmasındaki en büyük etkendir. Belki de kavram bulamamaktandır…


Birkaç gün sonra tekrar oturuyorum kağıdın başına. İncire ve zeytine yemin etmenin gizemli güvenirliliği içerisinde yazmak isterdim bunları lakin ne incir ne de zeytin tatları dışında bir şey ifade etmedi bana. Şimdi karakter, duruş oluşturmak veya oluşturamamaktan bahsetmek gerek. 


Sanıyorum ki bir karakter oluşturmak aslında akli faaliyetleri kendiliğinden ilerlemeyen bir insan için pek de mümkün bir şey değildir. Ne demek istiyorum, şunu söylüyorum ki: bu zamana kadar bir karakter oluşturmak istemiş ancak bunu başaramamış bir insanın bir karakter oluşturması pek mümkün değildir. Bir şekilde dışsal zorlamalar sonucunda bir karakter oluşturmayı başarsa bile oluşan bu karakter doğallıktan o denli uzak olacaktır ki bu da her öznel durum için belirlenmiş tavır gerektirir ve bunu bir insanın oynaması mümkün olmayacaktır. Tiyatrodan örnek vermek gerekirse metine birebir sadık kalınması gereken bir eserde doğaçlama yapılamayacaktır. Çünkü doğaçlama yapıldığı an karakterden çıkılacaktır ve karakerden çıkılması direkt olarak sonradan oluşturulmuş o duruşu bozacaktır. Evet, sonradan oluşturulmuş bir duruşun insan için mümkün olmamasını burada görüyoruz. Eğer insanın bir duruşu mevcutsa bu zaten dış dünyadan otomatik olarak algıladıkları ile olur ancak eğer bu algıya sahip değilse ve yapay bir duruş oluşturuyorsa bu duruş kişinin üzerine dar gelen bir elbise gibi belli olacak ve eğreti duracaktır. Bu sebeple bir duruş oluşturmak her insan için mümkün olmayacaktır. 


Bir duruş oluşturamayan insanın sadece bir kurallar bütünü oluşturması mümkün olacaktır ancak talihsizlik odur ki acımasızca akıp giden zamanda her tekil davranışında önce bu kitabı açıp tam olarak o anda ne yapması gerektiğini kontrol etmesi gerekecektir ve tabii ki bu mümkün olmayacaktır. Doğal davranış tepkilerini bu kitaba göre yeniden inşa etmek mümkün değildir ancak belirli bir yapaylıkta ve geç tepkilerle davranışlarının gidişatına karar verebilir ve bunlar da gelen her karşı darbede tekrardan sarsılacaktır. Bir insanın karakteri, onun elinde olmayan bir belirlenmişliktir. Bu acı gerçeği ne kadar kabul etmek istemesek de bu böyledir ve bunu değiştirmeye hiçbir eğitimin ve görgünün gücü yetmeyecektir. Olaylar karşısındaki tepkilerimiz anlıktır ve anlık tepkileri bir kurallar kitabına göre belirlememiz imkansızdır. Saçımızı kaşıdığımızda ne kadar rahat ve kendimizden emin hareket ederiz. Bu rahatlığın ve doğallığın sebebi o içsel doğal tepkidir. Doğallığı ne kadar taklit etmeye çalışırsak çalışalım bunu asla tam manasıyla başaramayız ve eninde sonunda foyamız açığa çıkacaktır.


Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalı? 

İşte mesele yine buraya geliyor. Ne yapmak gerek? Belki de kabullenmek bu durumda yapılabilecek en doğru şeydir. Değiştirebileceğimiz şeyleri elbette değiştirelim, ancak bir insanın anlık tepkilerini sadece düşüncelerini değiştirerek değiştirmesi mümkün gözükmemektedir. İşte bir davranış oluşturmak, bir duruş bulmak, bir çerçeve bir omurga oluşturmak bu sebeple mümkün değildir. Omurga gerçek manasıyla düşünülmelidir. Bir canlı omurgasını nasıl değiştirebilir ki, ancak derisini değiştirir ve bunun sonucunda sadece eski derisinden öznel olarak farklı bir yeni deriye sahip olacaktır. Tüm bunların sonucunda umutsuzluğa mı kapılalım? Akil olamayacağız diyerek yas mı tutalım? Aslında bunlar için yas tutmak veya tutmamak da elimizde olan bir şey olmayacaktır. Doğal ve yapay tepkilerimiz vardır, gerçek bir yası içimizden uzun süre atamayacağızdır ancak yapay bir yas ufak bir mekan veya zaman değişimiyle beraber tamamen ortadan silinecektir. 


Şimdi gereksiz umutlarla kendimizi perişan etmemek için bir omurgadan vazgeçmemiz gerektiğini söyleyeceğim. Bana dönek, bana hain, bana mağlup diyeceksiniz belki. Ne derseniz oyumdur veya değilimdir; bunu bilemeyeceğim. Ancak ne olduğumu belki de sonunda gerçeklerden kaçmadan ve açıkça anlamışımdır. İflah olunmazlara hekim olunmazmış, belki de Freud hekim olabilir bizlere, o yahudi. 


Ne diyor Freud? Neler söylemiyor ki, ama boşverin onu. Karakterimizi değiştirebilir miyiz acaba sorununa en güzel yaklaşımı yapıyor belki de. Karakterimizi, benliğimizi bir tohuma benzetiyor. Bu tohumun ne olacağı eninde sonunda bellidir ancak gelişim sürecinde çevresinde olan bitenler, onu nelerin beslediği, kim olduğu sorusunun çok önemli bir yanıtıdır. Peki yine Freud gibi düşünürsek bir ağacın hangi nedenle hastalandığını bulmamız onu iyileştirebileceğimizi gösterir mi, yoksa olan olmuştur ve artık sadece böyle oluşumuzun nedenini mi öğrenebiliriz? Bana öyle geliyor ki bazen artık çok geçtir. Ama zayıflıklarımızı güçlendirmek de elimizdedir. Yani bir kür sağlamak mümkün olmasa bile en azından neyin bizi böylesine zayıflattığını bulabilir ve zayıflayan yanımızı güçlendirebilir veya koruyabiliriz. Sanırım elimizdeki tek çare ve umut da budur. 


O halde duruş problemine Freud’yen yaklaşalım ve henüz bir filizken mi yoksa tohumken mi duruşumuzun olmadığını belirleyelim. Burada aileye bakmak gerekli olacaktır. Duruşu zayıf bir ebeveynin tohumu elbet zayıf bir duruş getirebilecektir. Bunun doğrulanması için ailenin daha geniş ve uzak fertleri de tek tek incelenebilir. Pek yüce bir duruş saptanamaması umudumuzu daha da azaltmalıdır. Filizken kırılmış bir duruş nasıl tespit edilebilir peki? Freud’un oral-anal-fallik dönemleri gibi detaya giremeyeceğim elbette ama bir insanın omurgası ne zaman pik noktasında gelişmeye başlar diye düşünürsek bir erkek için 12-16 yaşları arasındadır. Bireysel olarak 12 ila 16 yaşları arasında ne olduğumuzu, dik bir omurgaya mı yoksa eğilip bükülmekten kambur olmuş bir omurgaya mı sahip olduğumuzu değerlendirebiliriz. Bu yaş aralığındaki omurgamızın aldığı şekil bize omurgamızın gelişmesinin doğruluğu veya yanlışlığını gösterecektir. Buraya kadar eğer bir probleme rastlamadıysak yetişkinlik döneminde yüksek enerjili travmalar nedeniyle omurga sorunları yaşayabiliriz. Bunun dışında duruş bozuklukları yapılan iş kaynaklı gelişebilir, amelelerin kamburluğu veya tek el havada çalışanların skolyoza yatkılığı kronik maruziyete bağlı olabilir. Bunlar da omurganın zorunlu sabit yanlış pozisyonu sonucu oluşan kusurlardır. Kendi kronik sorunumuzu bunlardan birisinde bulmamamız imkansızdır. 


Peki çocukken bizi eğen bir nesnenin artık orada olmadığını bilincimizle anlamamız bizim şimdiki eğriliğimizi düzeltir mi? Köpekler tasmalarının çözüldüğünü fark etmezlerse tasmalarının sınırının dışına çıkmazlarmış. Yani tasmanın çözülmesi sorunun çözülmesini direkt olarak sağlamaz. Ancak tasmanın çözüldüğünü fark etmek sorunun da çözümünü sağlayabilir. Şimdi sorunlarımızla aramızda tasma-köpek ilişkisi kurabiliriz. Peki ama tasma kimdir? 


Tasmayı ortaya çıkaracak olan elbette ki Freud’yen anlamda psikanalizdir. Tasma ne kadar büyük ve şatafatlı olursa olsun bu tasmanın farkında olmak mümkün değildir. Farkında olunmayan bir tasma, bir güç; bir zamanlar bizi bir duruştan uzak tutmuştur ve şu anda bir tasma olmasa bile biz o tasma varmışcasına hala o duruştan uzak durmak zorunda hissediyoruzdur. İşte tasmanın tanımlanması ve farkına varılması gerekmektedir. Freud’un psikanalizi bunun umudunu veriyor bize. Diğerlerinin vermediğini bu şekilde veriyor. Yani az önce bizim de “karakterimiz budur, çözüm yok” dediğimiz noktada gelip sorunu oluşturan karakterin değiştirilebileceğini bize söylüyor. Bu değişimin zor olacağı besbelli, uzun süre bu sorun üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Tabii ki sonuç alma garantisi de vermiyor bize. Hatta bu süreci desteklemek için kendimizin çözemeyeceği, gözlerimizin kendimize kapalı olduğu, alanları bize göstermesi gereken bir psikanalist’e de ihtiyacımız olacağını söylüyor. Kendi başına tedavi mümkün ancak en iyi sonucu almak için dışarıdan bu işle ilgilenen bir desteği eksik etmemek gerekiyor. Gözümüzdeki gözlükleri aradığımız bir durumda dışarıdan bakan birisinin gözlüklerin zaten gözünde takılı demesi gibidir bu destek. Veya kaybettiğimiz bir nesneyi her yerde deli dolu ararken birisinin çıkıp “cebine baktın mı?” diye sorması gibidir ve çoğu zaman nesne cebimizdedir. İşte terapistin bize olan desteği bu olacaktır. Terapist bunun dışında pek bir şey yapamaz ama terapist senin aramanı sağlayamaz ama arıyorsan bulmanı kolaylaştırabilir. İşte Freud’un büyüklüğü budur.


Jung ise biraz daha kadercidir, gölgenle barışmanı söyleyip durur, üzerimize basmakalıp arketipler gönderir vs. Daha anlaşılmazdır Jung ve bu yüzden belki de daha çok sevilir. Gölgemle nasıl barışabilirim, yani karakterimin değişmezliğiyle dolayısıyla asla bir duruş oluşturamayacağım gerçeğiyle barışmamı söyler. Bunu kabul ettiğimde ise sihirli bir şekilde aslında duruş oluşturabileceğimi keşfetmemi bekler. Bu bir şekilde tüm insanların zihninde kabul görür, hiçbir bilimsel kanıtı olmamasına rağmen sanki herkes bu gerçeği a priori biliyormuş gibidir. Tabii ki duruş oluşturamayacağımı büyük bir içtenlikle kabul edersem ve bunu kendime dert edinmezsem bir duruş oluşturabilmeye başlarım. Bunda mantık yoktur, sanki tüm insanlara gökten inmiştir bu bilgi. Bunu mantığa oturtamadığım içinse Jung’a bilim yapıyor diyemiyorum. Freud ise zeminini dünyaya basıyor ve kuralları bulmaya çalışıyor. Jung ise işini mitlerle halletmeye çalışıyor. 


İşin en garip tarafı ise günümüzde işler Freud’a değil daha çok Jung’un yöntemine benzer olarak çözülmeye uğraşılıyor. Günümüzde derken günümüz psikiatrisini kastediyorum. Yani yaşadığın dertlerin temelini bulmaya çalışmayı çok uzun süren ve uğraştığın zamana değmeyen bir yöntem olduğu düşünülüyor. Bunun yerine ise dertlerin çıkış kaynağı hiç umursanmadan derdin kendisinin ne olduğuna odaklanılıyor ve daha sonra dert olarak tanımlanan şeyin düşünsel dünyamızda dert olarak tanımlanmasını değiştirmeye odaklanılıyor. Yani önceden dert olduğunu düşündüğün şeyi artık dert olarak düşünmüyorsun ve bu kadar basit bir olay bile tüm o Freudcu psikanalizden çok daha etkili ve çok daha hızlı çözüm oluşturuyor. Bu bilime hiç yakışmıyor gibi görünse de faydalı olan neyse onunla yürümek daha mantıklıdır her zaman. Hatta günümüz bilimi Freud gibi bir sorunun nedenini araştırmanın aslında o sorunu beynimize iyice yerleştirdiğini ve daha da takıntılı şekilde o şeyi sorun olarak görmeye başladığımızı söylüyor ve nedeni hiç umursamadan sorunu kafamızda küçültmemizi öneriyor. ACT terapisi örneğin tamamen bunun pratik uygulamalarından ibaret olarak görünüyor ve aslında eski çağlardaki stoacı felsefenin güncel ve modern bir hali olduğunu söyleyebiliriz ama ACT’nin bir felsefe olduğunu söyleyemeyiz. 


Peki nedir bu ACT? Temelde 6 kollu bir yapıyla zihnimizi yaşamımızdan ayırıyoruz. Yani din ve devlet işlerini ayırmak gibi zihin ve yaşam işlerini birbirinden ayırıyoruz ve bunu yaparken de düşünceleri engellemeye çalışmıyoruz hatta onları değiştirmeye de çalışmıyoruz ama onları dinlemiyoruz da. Kendi düşüncelerini umursamamak da denilebilir aslında ama demeyelim yine de biz öyle. Kafamıza taktığımız bir düşünceyi umursamadan yaşamımıza devam etmek, düşüncenin kafamızda dolanması önemli değil, düşüncenin doğru olması önemli değil, düşüncenin rahatsız edici olması önemli değil, kısacası düşüncemiz önemli değil. Enteresan bir şekilde bunun pratiğini anlatan kitap bir self-help kitabı da mevcut ve sonuçlarının da başarılı olduğunu ve hızlı sonuç alındığı belirtiliyor. 


Ama biz düşünenler, biz düşünmeyi sevenler ne olacağız? Biz rahatsız edici düşünceleri bile duymak için can atanlar, kendi rahatsız edici düşüncelerimizi dinlemeyecek miyiz? Çocukluğumuzun travmalarını artık hayatımızın iğrençliğine bir bahane olarak gösteremeyecek miyiz? Biz Freud’cular artık bahanelerimizi mi kaybediyoruz? Evet, olan bu, kaçabileceğimiz bir yer de kalmıyor şu noktada. Rüyanda neden o kişiyi gördüğünü saatlerce düşünebilir ve çok fantastik cevaplar bulabilirsin ve o cevaplarla kendine yardımcı olmaya çalışabilirsin veya rüyanda neden o kişiyi gördüğünü bulmanın sana gerçek hayatta bir faydası olmayacağı gerçeğini kabul ederek hayatına devam eder ve saatlerini boş yere düşünerek geçirmekten ve bu konuya olan takıntını büyütmekten kurtulursun. 


20 Kasım 2025 Perşembe

GÜNCEL MEŞGULİYETLER

4-5 tane küçüklü büyüklü ajanda aldım. Bir tanesini yazarak doldurdum. .Şimdi ikincisini yazıyorum. Kızımla yaptıgımız hayali diyalogların monolog tasviri... Bu nedenli bir müddettir buralarda değilim. Çalışma hayatının temposu içinde unutuyoruz içimizdeki çocuğu ve kim olduğumuzu. Robotlar gibi davranmaya başlıyoruz. Neden bilmiyorum ama bu korkutucu bir şey. Korkmamanın getirdiği korkutuculuk.

Saygılarımla...

16 Ekim 2025 Perşembe

SEKANET

 Bir kafede oturup kahve siparişi verdim. Kalabalık bir kafe burası, günün bu saatlerinde- öğle arasında- daha da yoğun oluyor. Kuvvetli ve rahatsız edici bir müzik serisi çalıyor arka fonda. İnsan sesini bastırmak için açıldığını düşünüyorum. Kulaklık takıp Chopin dinlemeye başlayana kadar etrafımdaki insan sürüsünden farsızdım. Günlük koşturmanın içinde kaybolmuş hissediyordum. Sonra günlük okumalarını gerçekleştirmeye başladım. Kendi yolumda devam ettiğimi hissettim, sürüklenmediğimi ve yol aldığımı düşündüm. Bir yerde oturup zaman öldüren insanları görünce kahroluyor insan. Daha çok da kendimin benzer hareketlerim gözümün önüne gelince kahroluyorum. Günlük “chatingler” insanı tüketiyor dozunda bırakamazsan. Hayat hızla akıyor. Dün ve bugün birbirinin aynı hissettirmeye başladığında korku doluyor içine. Tedirgin oluyorum, ürperiyorum. Ziyan oluyorum hissini yenemiyorum. Kendimi bildim bileli duyduğum potansiyeli yüksek övgüsünü heba ettiğimi düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Ne yaparsam yapayım yeterli gelmiyor, işim ve özel hayatımda dolu dolu yaşamaya çalıştığımı ve sıradan bir insan olmamak için gösterdiğim çabayı anımsıyorum ama yeterli gelmiyor. Bir tekneye binip denizde açılıyormuş ve çıkış noktamı kaybediyormuş farkındalığım beni mahvediyor. Kimse tedirginliğimin farkında değil. Kanıksanmış hissediyorum. Kendimi ve düşüncelerimin kanıksanması değil, çevremin kendilerini kanıksadığını düşünüyorum. Büyük ideallerim vardı oysa çocukken. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin hala genç hissediyormuş bilmezdim ancak ellerime ve aynaya bakıp çocukluğumu ve ailemi ve anılarımı düşününce farkettiğim gerçekler var. Babamla daha çok konuşmam gerekiyor diyorum bazen… Daha gerçek kavgalarım olmalıydı, daha gerçek düşmanlarım olmalıydı. Sevgi ve nefret arasında geçen bir ömür yorucu oluyormuş meğer, korku büyük bir gölgeymiş. Küçük bir farenin bile büyük bir gölgesi olabilirmiş. Ne çok isterdim makul eleştiriler almayı, gelişimime katkı sağlayacak eleştirel sohbetlere hasret kalmak içimi acıtıyor. Sonra tekrar kaldırıyorum gözlerimi ve kahvesini içip gülüşen insanlara bakıyorum. Cehalet gerçekten mutluluk mudur? Sebepsiz düşünceler hayatın güzelliklerini yaratıyor olamaz mı? Derin bir nefes çekiyor ve kavgama dönüyorum. Sevgili hayat kavgama sarılıyorum ve sizlere bakıyorum.

Saygılarımla… 

4 Eylül 2025 Perşembe

RUHİ REVAN

 Kendimi ararken bulduğum bir geceyi anımsıyorum. Kendini aramak veya yolu bulmak değilde aslında kendi tiyatral sahnemizi yaratma çabasında olduğumuzu görüyorum, Tanrı'nın tiyatro sahnesi yaratması- dünya ve ahiret- gibi... Sadece bizimkisi daha zahiri ve Tanrınınki daha gerçekçi, haricen birkaç farklılık daha var. Teknik detaylara daha sonra değinilecektir. 

Kendi sahnemizi yarattığımız gibi kendi seyircimizi de yaratmalıyız. Sahne mi önce seyirci mi emin olamadım ama Tanrı önce oyuncu sonra sahne sonra da oyunu yaratmıştı. Belki bir mukayese için gerekli olur. 

Küçük insanların oluşturduğu topluluklar bile bu yüce hissi besleyebiliyor, ne garip. 

Saygılarımla

23 Haziran 2025 Pazartesi

TIMAR

Eski Türk devletlerinde psikolojik rahatsızlığı olan insanların tedavisinin su sesi dinletilmesi veya hayvan bakımı- tımar edilmesi olduğu düşünülmüş ve dünya üzerinde psikiyatrik hastalar cin musaalat olmuş- şeytan girmiş olarak addedilip diri diri yakılırken uygulanmış bir yöntemdir.

Akıl hastahanelerine tımarhane denmesi de bundandır esasen. 

Neyse, şehrin merkezinde su fıskiyesinin olduğu bir belediye kafesi buldum. Nöbetten çıktığım bir sabah olduğu ve burada kahvaltı yapıp dinlenme fırsatı bulduğum esnada ziyadesiyle rahatladığımı hissettim. Az önceden şimdiye ne fark var diye düşününce serinlik altında su sesi dinlemenin beni mutlu ettiğini ve günlük stresimden aldığını farkettim. Belki de ilk defa farkettim ki kafamdaki sesleri bastırabilmek için didinmem boşunaymış. Su sesinden başka bir şey düşünemiyorum. Zihnimin suyun yükselip alçalışıyla beraber berraklaştığını hissediyorum. 

Muazzam bir deneyim olduğu için fıskiyenin yanında not almak istedim düşüncelerimi. 

Saygılarımla...

28 Mayıs 2025 Çarşamba

ÇOK ŞÜKÜR

Yorgunluk veya can sıkıntısı değil hissettiğim.

Zamanı geçiyor diye düşünürken,

çoktan geçtiğini fark edecek olmanın korkusu mevcut belkide.

Prime dönemi için hazırlanırken,

o dönemi gereksiz işlerle geçirdiğini ve

hiç yaşayamadığını düşünmek ürkütücü.

Yoksa daha ne isterim hayattan,

karnımız doyarken sırtımız soğuk almıyor.

Çok şükür.


Saygılarımla

24 Nisan 2025 Perşembe

Dava Arkadaşı

Kardeşimle olan ilişkimin zorlu geçen bir süreç sonrasında düzeleceğini hiç düşünmemiştim. İnsanları birbirlerine yaklaştıran yegane şey birlikte zorluklara karşı mücadele etmekmiş. Omuz omuza verilen mücadele kardeşlik bağından daha kuvvetliymiş zannediyorum. O zamanlar her şey zor ve imkansız görünürken yanında seninle beraber aynı zorluğu aşmaya çalışan birinin varlığı çok büyük bir nimetmiş. Şu anda yıllarca beraber yaşadığım kardeşimle olan ilişkimin temellerinin bu zor zamanlarda atıldığını ve sonrasında geçmişe yönelik bir özhesaplaşma içine girdiğimizi fark ettim. Artık kardeşten de öte hissediyorum kendileri ile. Bu gerçeklik hayatın tüm alanlarını da kapsıyor diye düşünmeye başladım. Eğer beraber mücadele ettiğin tabiri caiz ise ‘dava arkadaşın’ varsa bir konuda kendini daha samimi ve güvende hissediyorsun. Aranızdaki ilişki her zamankinden daha samimi ve sıcak oluyor. 

Birlikte daha nice kavgalara…

Saygılarımla…

22 Nisan 2025 Salı

Legolara Varım

İçimiz daraldığında, kendimizi yalnız hissettiğimizde, problemler gözümüzde büyümeye başladığında tutunabileceğimiz bir temel gerekiyor. Bu temel bizi yeryüzüne sabitleyen dağlar misali kazıklara benzemelidir.

Etrafında güvenebileceğin bir doğru- hakikat kalmamış ise işler yolunda gitmiyor olabilir.

Bir zamanlar güvenebileceğin ve tutunabileceğin doğruların mevcut idi.

Doğrularının doğruluğunu ispat ve yanlışlığı şüphesi ile o kadar meşgul oldun ki geriye bilinmezlik harici hiçbir gerçekliğin kalmadı. 

Şüphe ve bilinmezlik ne zamandır temelimiz ve tutunağımız ?

Cevabı kendimiz bulmadığımız sürece doğruluğuna emin olamayacağımız bir gösteriden ibaret arayışımız.

Legolar yükselmekte…

Saygılarımla

21 Nisan 2025 Pazartesi

GÜNÜBİRLİK HAYAT

Yaşam tabiatı itibarı ile hızlı ve dinamik bir süreçtir. Bu tartışmaya çok da açık bir konu değildir. Din ve inanç gibi subjektif yorumlar içermez bir tanımlamadır. 

Bazı canlılar yıllar ve asırlar boyu yaşarlar, bazıları senelerce yaşarlar. Bazıları aylar, bazıları haftalar boyunca yaşarlar. Ancak bazıları vardır ki yaşamak için bir günleri vardır. Günübirlikçiler !!!

O canlılar uzun bir yaratılış süreci geçirip özgür iradelerini sergileyebilecekleri sadece ve tek bir güne sahiptirler. Mükemmel bir eser ortaya koyabilmek üzre var edilmiş dopdolu bir potansiyelin sahneye çıkıp kendini varlıkla tamamlaması gereken o anı sabırsızlıkla beklemelidir.

İşte tam o anda kendi potansiyelinin eserleşmesine mani olan bir sebenin gereksiz varlığı yüzünden ziyan olmak.. Tarifsiz bir kayıp...

Ailesi ile kaliteli bir gün geçirme düşüncesine tutunması sayesinde kendisine psikolojik dayanak elde eden sıcak savaş bölgesindeki bir askerin, çatışmalar sonrasında sadece bir günlüğüne ailesinin yanına gidip onlarla o mükemmel olabilecek bir günü geçirmesi için izin verildiğinde... O sıcacık kahvaltının sonrasında el ele tutulup yalınayak koşulacak yemyeşil çimlerin kokusu... Düşüncesi bile üstüne kurşunlar sıkılan askeri heyecanlandırmaya hatta çıldırtmaya yetiyor. Evinin kapısını çalıyor, hayaallerindeki gibi ilerliyor her detay. Ailesi kendisine sarılıp halini hatrını soruyor. Gülümseyerek cevap veriyor lakin nerden bilsin başına gelecekleri. Ailesi kahvaltı masasına geçmeden doğrudan televizyonun karşısına oturup başlıyorlar kendisi ölümle cebelleşmesine rağmen söylenmediği halde kendisine anlatılan saçma dertleri dinleyen asker. Kendisinin yaşamak için bir günü olmasına rağmen onu ziyan edip televizyon taksitinin fazlalığından söz edilmesi veya karamelli çikolataların kötü kokması nedenli oluşan kaosu dinleyerek keşke gelmeseydim ve bir hayal olarak bende yaşamaya devam etseydi ev hayalim diyor. Kendisinin düşüncesi sayesinde hayatta kaldığı hayali bu olamazdı. 

Sebelerin hayatı ziyan etmelerinden daha kötü bir şey var ise o da sebelerin başkalarının hayatını ziyan etmeleridir. Sebe olup olmamak sizin elinizde değildir belki ancak sebeler ile zaman geçirip geçirmemek tamamen sizin elinizdedir. 


Saygılarımla...

15 Nisan 2025 Salı

Ayı ve Mücadele

 Nizamı alem için yola çıktığını düşünen abi ayı,

Kendi çevresinde, yaşadığı dünya ve gerçeklerinden habersiz şekilde kardeşleri ile birlikte kendi sınırlarından fazlasını hayal eden abi ayının eninde sonunda kendi ayılığını kabul etmesi hüzünlü bir hikayedir. 

Bütün çocukluğu döneminde ulu bir hakan olacağına inanmış, çevresine düzen, aleme nizam olacağı inancı ile büyütülmüş, dini ve sosyal gerçeklikten uzak bir hayal dünyasında yetiştirilmiş olması neticesinde kendi kendine bir halt olacağını düşünmüştür. Bu düşünceler ve hayaller ile kendisini kendinden fersah fersah ilerde olan imparatorlar, düşünürler, bilim insanları, komutanlar ve askerler ile kıyaslamış olan ayının günün sonunda bal peşinde koşan yırtıcı bir hayvan olduğu gerçeğini malesef gölgelemiştir. Kendisinin farklı olduğuna, yüceler soyundan geldiğine inanmış olsa da aslında ancak bir hayvandı. Kendi doğal yaşam alanını ve tabiatının farkında olmayan bir hayvan. 

İlüzyonlar ve hayaller, sanal gerçeklikler ve gündemler ile geçen sahte bir çocukluk ve erken gençlik sonrasında bir gün ulaşması gerektiğini düşündüğü ulu kadere ulaşma düşüncesiyle hareket etmeye devam etti. Kendisinin dönüşeceği varlığı hiç hayal etmemişti oysa. Uzun uzun anlatmak için belki daha sonraları yazacağım  ancak şimdilik gelişme kısmından bahsetmeyeceğim. 

Bir kapıdan girdi ve sınandı ayı. Kendisi ile, bildikleri ile, doğruları ve yanlışları ile sınandı. Kişiliği ve karakteri ile sınandı. Ateş ile sınandı. O gün geldiğinde aslında bir hiç olduğunu kabul etmek zorunda kaldı ayı. Tüm benliğini kaybetti. Bıraktı gerisinde. Bıraktırıldı. Kendisinden daha tehlikeli hayvanlar olduğu gerçeğini karanlık ormanda daha önce hiç tatmadığı yaralar alarak gördü. Etrafındaki mahlukat kendi sınarken sadece hayatta kalmaya çalıştı. Gözleri kapalı değildi aslında ancak etrafındaki karanlık kendisini kör etmişti. Bilemiyordu darbelerin nereden geleceğini, nerden bilsin ki? Bütün geçminde sanal bir refleks geliştirmişti kendine. Sonra karanlık kendisine eskisi kadar karanlık gelmemeye başladı. Bu karanlık içinde debelenmesi ve hayatta kalma mücadelesi esnasında acaba kardeşi olan ayı ne alemde, nasıl bir kavga veriyor diye düşündü. Acaba rahat bir patika ile düşündüğü kudrete ulaşabildi mi sorusu belirdi öfkeli beyninde. Ve ulaklar vasıtası ile ulaştı kardeşi olan ayıya. Benzer darbeler ve mücadeleler içinde olduğunu öğrendi. Ama abi ayı hayatı boyunca mücadeleleri esnasında yaralanan kardeş ayının yanında olmaya çalışmasına rağmen elleri kolları bağlıydı bu sefer. Bu sefer farklıydı. Kendisi de mahkumdu gerçek dünyaya. Kardeş ayının da benzer sanal gerçeklik içinde büyüdüğünü hatırladı ve birbirlerine benzer şeyleri tembihlediler. Ölmemeliyiz. Bu savaşı hayallerimizi gerçekleştirmek için vermiyoruz dediler, ikisi de birbiriyle iyi anlaşan hayvanlar olmamasına rağmen belki de hayatlarında ilk defa birbirlerini tamamlamaya başlamışlardı. İkisi de farklı ormanlarda benzer karanlıklardaydı. 

Süreci de yine daha sonra başka bir hikaye içerisinde anlatmayı planlıyorum. Belki anlatırım daha doğrusu. Ormandaki karanlık aydınlanmaya başlamamıştı ancak ayılar artık görüyordu. Karanlıkta o kadar uzun kalmışlardı ki gözleri karanlıkta seçer olmuştu gerçekleri. Gerçek idealleri yoktu. Sadece hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Ve gayet iyi hayatta kalıyorlardı. Ormanı bırakıp kaçmayı düşünmüyorlar ve ormanla kavgalarını devam ettiriyorlardı. Ayılar birbirini görünce gözlerindeki ışığın söndüğünü, daha farklı bir ateşin yandığını ve gözlerinde yanan o "farklı ateşin" sadece ormanda sınananlara has olduğunu fark edeceklerdi. 

Yaşadığı dünyada ayı artık doğru yerlere bakıyor, doğru sözler söylüyor, doğru adımlar atıyordu. Bu doğruluk ne dürüstlüktü ne de erdemdi. Sadece gereklilikti. Bunu en iyi kardeş ayı anlardı. Gerçi sonra sonra öğrendiler ki baba ayı da benzer bir ormanda sınanmıştı ancak yavru ayılara sanal bir dünya, zahiri bir dal vermişti tutunmaları için. Aynaya derin bakışlar atıp kendi gözlerinin içindeki boşluğu fark edemeyen ayıların yaşam mücadelesi hiç de kahramanca değildi. Ama artık bunun hiçbir önemi yoktu. 

Mevcut durumlarını düşününce, bir ayının ayılığını kabul etmesinden daha güzel ne olabilir ki?

Saygılarımla.  

14 Mart 2025 Cuma

Kendime Hazinem

 En kıymetli hazinemiz,

Zaman ve mekandan münezzeh bir yaratıcı varlığına inancınızı sorgulamak niyetinde olmadığımı söyleyerek başlamak isterim yüce anlatıma.

Ben, insani bedenim dışında varoluşsal kaygısı ve dinginliği ile Diyojen'e kendi ziyadesi ile yakın hisseden kendim... 

Bana der ki, Ey ademoğlu!

Ne zaman fark edeceksin en kıymetli hazineni? Yeniliklerden korkmamanı takdir ediyorum sevgilim, hatalarından ders çıkarmana saygı duyuyorum ancak hala en kıymetli hazinenin ne olduğu konusunda tereddütlerin olmasını yadırgıyorum. 

Derin bir nefes çeker ve arkana yaslanırsan eğer, belki hafif bir de rüzgar eserse alnına cepheden... Fark edeceksin ki, kendinden şüphe ettiğin zamanlarda güvenebileceğin yegane beden içinde yaşıyorsun bu hayatı. Kendi elinden tutmanın sarhoşluğu içinde sallanırken sokaklarda, kendi saçını okşarken anlamsız başarılarını takdir amaçlı... Fark edeceksin ki sen aslında senden içerü değilsin bir tanem. Kendi kendine sözler vermeyi bırakmanı takdir ediyorum ancak henüz kendi kendine konuşmaman gerektiğini kabullenemedin. Sevgilim diye hitap etmek çok garip geliyor çünkü en büyük düşmanım da farklı bir kişi değil aslında. Ben, sevgilim ve canavar paylaşıyor zihnimi en durgun anımda. Oduncu çalışıyor görev bilinci ile ve Beatris cıvıldıyor gökyüzünde. Çaydanlık ve külah küçük sohbetlerini edip kavga ederken gülümsüyor ve huzur buluyorum.

En kıymetli hazinemiz nedir dersek eğer? Gençlik çok kıymetliymiş. Birazını bozuk para gibi harcayınca anladım. Bilgi ve bilim de çok kıymetli imiş. Birazını kazanabilmek için gençliğimden harcarken anladım. Arkadaşlık ve dostluk değilmiş. Tecrübe ede ede anladım. Zaman !!! Ne geri kazanılmaz bir mücevheratsın sen. Anın kıymetini anlamak için sıkışık vakitte iş yetiştirmekle lanetlenmem gerekirmiş meğer. Ben artık ben değilim demem gerekirmiş meğer. Yarın 2 saatlik boşluğum olsun da biraz gazete okuyayım diye gülümsediğim zamanları dahi hatırlayamamakmış. 

Zaman çok kıymetli ve biz aptallar tarafından farkında olmadan çarçur edilmesi çok üzücü. O yüzden yazıyorum, konuşuyorum ve anlatıyorum. Notlar alıyor ve biriktiriyorum. Ben bir hatırayım. Kendimi hatırlamak...

Saygılarımla...

ŞİİR: RÜYAMDA 30 YAŞ

Klasik müzik dinleyerek uzanıyordum. Bir rüya gördüm. Dehşet içinde uyandım. Rüyamda 30 yaşındaydım. Oysa daha 7 yaşımdaydım. Nasıl olmuştu ...