31 Ağustos 2024 Cumartesi

BAYRAK, GÖLGESİ VE SİTEM ÜZERİNE

Ne zaman vazgeçtin gölgesine sığınmaktan?

 

Önce gözlerin devrildi yere,

Derin bir iç çektin 

Ve aklın çelindi aniden.

 

Neden geri durdun serinliğinde yaşamaktan?

 

Bedeli neydi bu terk edişin,

Neden döndün ardını, 

Toprağının kokusuna

 

Ne zaman vazgeçtin gölgesine sığınmaktan?

 

Hasret çekeceğini bilerek

Göz devirdin,

Kokusu buğday, dumanı taze,

Memleketim ekmeğine

 

Neden geri durdun serinliğinde yaşamaktan?

 

Krizler ve savaşlar

Değildi bizleri soğutan,

Açgözlülük ve hırstı.

Güvenle yürümekti, 

Arkaya bakmadan sokaklarda

Haber vermeden tanıdıklara

Bekleyin beni kapıda…

 

Ne zaman vazgeçtin gölgesine sığınmaktan?

 

Doymadılar itibarından yemeye,

Duymadılar saygı

Uğruna ölenlere,

Dönmediler özüne, 

Bir sana dönmediler.

Alnından öpülesi yüzüne, 

Bir defa gülmediler.

 

Neden geri durdun serinliğinde yaşamaktan?

 

Düzeltecek gücü bulamadı,

Düzensizlik düzeninden bunaldı.

Hak etti ancak yetmedi,

Yaşamana değil,

Ölmene hükmetti.

 

Ne zaman vazgeçtin gölgesine sığınmaktan?

 

 

Saygılarımla... 

 

 

30 Ağustos 2024 Cuma

ZARURİ OLGUNLUK VE GERZEK ŞIMARIKLIK

Olgunluk, ağırbaşlılık gibi özellikler insana doğuştan yüklenen özellikler değil muhakkak. Aynı ana babadan doğma ile elde edilen genetik bir hastalık da değil kabul ederseniz. Ne oluyorda küçük bir çocuk kaya kadar ağır olabiliyorda, kırk yaşında bir adam bulunduğu yerde bir dal kadar hafif kalabiliyor?

Sorumluluk... Haftalık harçlık verilen, parasını o hafta için planlamak zorunda olan çocuk ile günlük harçlık alan çocuk arasındaki fark gelir aklıma. Belirli bir zaman dilimi içerisinde, rasyonel ve ütopik düşüncelerini birleştirip kendin için yol haritası oluşturabilmektir belkide sorumluluk. Yatağını toplayabilen çocuk daha düzenli olur, örtüsünü yatağın üzerine seremeyen çocukla mukayese edildiğinde. Güzel ancak yeterli değil. 

Kendisine hiçbir sorumluluk verilmeyen çocuk ne yaparsa yapsın gerçek bir yetişkin olamıyor. Gerzek bir şımarık olarak büyütülen çocuklar insanların gözüne batmıyor maalesef. Gerzek şımarık çocuklar, geleceğin gerzek şımarık yetişkinleridir çünkü. 

Bilinçli büyüyen, yerine getirmesi görevleri olan çocuklar zaruri olgunluklar olarak değerlendirilir nezdimde. Hayatta kalma becerileri yüksek olan, taş taş üzerine koyabilen varlıklardır. Yolda koca bir kaya var ilerleyemiyorum demezde kollarını sıvazlayıp taşı yerinden kaldırmaya çabalar. Becerip becerememesi önemli değildir zaruri olgunların. Onlar hep bir mücadele içinde olacaklardır ve mücadele ederken öleceklerdir. Ne kutsal bir ölüm…

Gerzek şımarıklar topluluk halinde çok güçlüdür, cehlin karanlığında insanoğlunun üzerine veba salgını gibi yayılır. Zaruri olgunluk asla topluluk halinde manasız hareketler sergilemez ve kendi içinde hakikati arar ancak cehlin karanlığını bilim ışığında aydınlığa çıkaracak kadar parlayamıyorlar maalesef. Umarım bu tespit günün birinde eksik veya yanlış olarak görülür. Yanılmayı ümit ediyorum yani. Yüce fikirlerim konusunda, beni yanıltmasını umduğum çok nadir düşünce vardır ve birisi budur.

Sorumluluk bilincinin, olduğumu düşündüğüm temelde tek başına yeterli olmadığı kanaatindeyim. 

Sanki bir şeyler daha var. 

Olmalı.

İnanmak değil, bilmek istiyorum. 

Daha fazlasına inanmak değil, daha fazlasını bilmek istiyorum.

Saygılarımla…


10 Ağustos 2024 Cumartesi

Yorgun Savaşcı Evine Geri Dönebilecek Mİ?

 Hayatta bir mücadelemiz olması gerekiyor ki hareketlerimiz, davranışlarımız, konuşmalarımız ve eylemlerimiz belirli bir çizgide olsun. Buna omurgalı olmak da deniyor, yani bir kemik yığınına bağlı olmak, o kemik yığınının etrafında gelişmek. Yani eylemlerimizin belirli bir tutarlılık içermesinin ve eğreti olmamasının tek yolu bir omurgaya sahip olmaktır. Yaşadığımız ortamda sürekli olarak savaşlar var. Yaşamda kalabilmek için her canlı bir başka canlıyı yiyor. Bu kadar acımasız bir evrende yaşadığımızı unutmamamız gerekiyor, unutmamamız gerekiyor ki yoruldum diyerek bir kenara tünemeye yüzümüz olmasın. 

Çocukken abimle birbirinin aynısı olan kolyelerden alır boynumuza takar ve yıllar sonra kaybolduğumuzda birbirimizi kolyelerimizden tanıyacağımızı düşünürdük. O kolyeler her seferinde kaybolurdu ve biz ne zaman havalı bir kolye görsek hemen satın alır, tekrar aynı şeyleri söyleyip düşünür ve yine kolyelerimizi kaybederdik. Çocukluk yıllarımız geçince abim de ben de kaybolduk, üstelik birbirimizi tanımamızı sağlayacak ve bizi yola getirecek kolyelerimiz de defalarca kaybolmuştu. 

Omurganın etrafına saramamıştık kolyelerimizi, kolyelerimizin ipi etimizi tutuyordu sadece. O yıllarda sahip olmadığımız omurgamız ise geç olgunlaştı, sebebi önemli değildi bunun, varsayalım d vitamini eksikliğiydi sebebi, ne fark eder, neye yararı olur. Sonuçta bir omurga olmayınca kalıcılığı da az oluyordu kolyelerin. 

Büyük amaçların insanları ise sağlam bir omurganın etrafına dizer eylemlerini ve kolyelerini. Tasma ise ete geçirilir. Familyal bir oluşum kurmamız gerekli bizim, biz kaybolmuşken yurduna dönememişlerin.

 Aileyi baz alan bir oluşumda en önemli şey, mutlu olduğun yani geri dönmek isteyeceğin, geri dönmek için en büyük fedakarlıklardan çekinmeyeceğin bir ailenin olmasıdır. 

Bu aileyi oluşturmaktan başka çaremiz yok. En büyük amacımız bu olmalı, amaç bu olmalı ki yazımın başlığının bir anlamı olsun. Yorgun savaşçının evine dönebilmesinin ilk önce savaşçı için önemli olması lazım. Kaybolan savaşçımız "Bana ne ya, ben de burada kurarım yuvamı!" diyorsa eğer bu hayatın hiçbir epik-yaşamaya değer yanı kalmaz. 

Evet, soruyorum size şimdi, yorgun savaşçı evine geri dönebilecek mi? Büyük bir anlamı var mı bu sorunun sizin için? 

28 Temmuz 2024 Pazar

İspat Edilmemiş Suç

 Suç. Sözlük anlamı, ahlaka- törelere aykırı davranış.

Garip bir ifadedir esasen, birinde veya bir şeyde suç bulmak- birini veya bir şeyi suçlu ilan etmek. Yargı ifadesi barındırabilecek hadde sahip olma kudretini kendinde görmektir aslında. Neden bugün bu hadde sahip olabildiğimizi tüm dünyaya göstermeyelim ki? Güç istencimizi neden törpüleyelim, neden kilerdeki karanlıkta gizleyelim? Bunların hepsi enteresan sorularken, akla bir soru daha geliyor doğal olarak. İspat edilmemiş suç ve buna olan yaklaşımımız.

Bizler suç gördüğümüz zaman müdahil olma ihtiyacı güden yaratıklar değiliz. Bizler müdehale edebileceğimiz olaylar arasından yargılamaya kudretimizin yeteceği olayları itina ile seçip bunlar arasında bize en karşı koyamayacak kişiyi-olayı belirleyip kuyruğundan tutup sallandırmayı tercih ediyoruz. Çünkü bizler ahlaklı varlıklar değiliz. Bizler sadece kendini önemli zannetmeye çalışan ilkel maymunların evrimleşmiş halleriyiz. 

İspat edilmemiş suç kavramına gelecek olursak, aslında suçlu olduğunu kabul etmişsindir bu ifadeyi kullanıyorsan. Sadece henüz bunu insanoğluna ilan edip kendince verdiğin hükmü kamuya duyurmaya cesaretin- gücün yoktur. Karşındaki vahşi hayvanın dişlerinin seninkinden uzun veya sivri olabileceğini düşünüyorsundur ancak buna emin de değilsindir çünkü henüz potansiyel avının ağzını açıp dişlerini gösterdiğine şahit olmamışsındır. Avının ağzını açması için küçük yemler hazırlayıp (ispat edilmemiş suç) öfkeli halinde kudretini mukayese edebilirsin. İspat etmek önemli değildir aslında, sadece mücadele önemlidir bu süreçte. 

Kudretli olanın kurallarının geçerli olduğu bir dünyada suç kavramının hiçbir önemi yoktur. Amaç daha kudretli, daha kıllı, daha ihtişamlı bir maymun olmaya evrilebilmektir. Bu evrim sürecinde bizlere kademe atlatacak yegane şey karşılıklı suçlamalarda bulunmak ve tek başımıza yiyemeyeceğimiz avımızı toplumsal işaretleme yöntemini kullanarak topluluk halinde gerçekleştirilecek olan bir av partisi haline getirmektir. İspat edilmemiş suç bu süreçte bizlerin en masum günahlarından biri olmaya devam edecektir. Çünkü aslında hepimiz doğup büyümek için yaratılmadık. Şehvet ve güç istenci için var olduğumuz dünyada adım atabilmek için ihtiyacımız olan kudretimizdir ispat edilmemiş suç kavramı.

Saygılarımla.

24 Haziran 2024 Pazartesi

Şempanze

 Şempanze ve insan birbirine ne kadar çok benzer varlıklar öyle, düşünmeden edemiyorum. İki ayak üzerinde yürüme, kendi aralarında örgütlenebilme hatta kuvvet dengesine göre birbirlerine zorbalık edebilme, iletişim kurma, ateş yakma, beslenme, kıskançlık, barınma ihtiyacını giderme yeteneği ve daha nice birsürü yetenek. Ve o kadar iç içeyiz ki bu şempanzelerle, aklınıza inanamazsınız. Belki alışveriş yaptığınız, sigaraya zam geleceği için satış yapmayıp ürün gizleyen market sahibi veya aynı uçakta seyahat ettiğiniz, 2 sıra önünüzde oturan ve uçak henüz durmadan ayağa kalkıp telefonla bağıra bağıra konuşan vatandaş...

Amacım kimseye hakaret etmek değil öncelikle. Şempanzelerin bir takım şeref yoksunu hareketleri olduğunu hiç görmedim ama amacım şeref yoksunu hareketlerin şempanzelere özgü olduğunu söylemek değildi tabiki. Şempanzeleri insanların ilkel ataları olarak düşünecek olursak, ki bilim böyle olduğunu söyler, sosyal hareketlerinde de insanların yaptığı bir takım ahlaksız hareketlerin ilkel formunu görmeyi bekleyemez miyiz? Üreme güdüsü hemen her canlıda var. Bunu fantezi haline getirip süslemek bir nebze ilkel halini evriltmek olarak düşünürsek, ahlak kavramını, sevgi ve kıskançlık gibi kavramların da ilkel halini ele alıp bir miktar süsleyerek güncel anlayışı elde edemez miyiz? 

Belki de edemeyiz. Ama yine de akıllarda tek bir soru var. Neden medeni toplumlar şeklinde hareket edemiyoruz sorumun net cevabını henüz bulamadım. Şu ana kadar bulabildiğim en rasyonel cevap, medeni toplumlar gibi cezalandırılmıyoruz. Ceza terbiye sistemi bizde noksan kalıyor çünkü ceza sisteminden hep bir kaçış yolu bulunuyor. Yeterince paranın olması veya yeterince yüksek bir statü veya yeterince takipçinin olması ( kanaat önderinden farkı olmayan, ki kanaat önderleri de bence sakıncalıdır, sosyal medya fenomenleri ) seni bir şekilde ceza sisteminin dışına çekebiliyor. Düşünün ki, yaptığı açıklamalarla tüm ülkenin taktirini ve beğenisini kazanmış, insanların kendisini abi gibi gördüğü birkaç televizyon ünlüsü çok büyük bir skandala karıştı. Bunu kim haber yapacak, kim okuyacak, kim hesabını soracak veya kim peşine düşecek. Kim kime neyi inandıracak? Siyasi parti liderlerinden daha fazla takipçisi ve sempazitanı olan kişileri bu adalet sistemine nasıl entegre edeceğiz? Zaten siyasi parti liderlerini dahi tam olarak entegre edemiyoruz. Neyse... Konumuz dağılıyor. Ahmak hoca gibi davranmamak gerekir.

Medeni toplumlar gibi yaşamak bir hayalimdir hep. Güneşli bir günde kuş cıvıltısı ile uyanıp, hazırlanarak çıktığım işe gitme yolculuğunda korna sesi duymayayım mesela. Yolda yürürken kafamı kaldırıp karşımdakileri kontrol etme ihtiyacım olmasa mesela, yolun sağından akşama kadar yürüyüp hiçkimseye karşıdan geldiği için çarpmasam... Beğendiğim bir ürünü alırken dört- beş farklı dükkana fiyat sormak zorunda olmasam mesela, deseki bana 4 para kardeşim bu ürün ve bende bilsem ki bütün ülkede dolaşsam baksam çok çok 4.5 para ile 3.5 para arasında değişen bir fiyat listesi var. Aşağı yukarı fiyatı budur bu malın. Edirne' ye de gitsen budur, Van' a gitsen de budur. Telefonun masada kalsa bile kaş göz arasında çalmasalar mesela. Arka cebinden cüzdanını yürütüp seni enayi yerine koymasalar mesela. Herkesin çürük ve dökük iş yaptığı yerde, başkalarının işlerine dil uzatması ve kendi işini düşünmeyi akıl etmemesi yaşanmasa mesela. Bir çok ümidim vardı bu güzelim ülkeye karşı ancak bunca senelik yaşanmışlığım bana gösterdi ki insanlara hakaret edebilirsin, sana karşılık vermezler belki ancak ceplerine dokunacak - haketmedikleri paraların ceplerine girmelerini engellemek - yaptırımlar alırsan canına kastedebilirler mesela. Bu çok garip. Para... Sen bizim medeni olma ihtimalimize gölge düşürdün. İnsanoğlunun güç istenci de hiç törpülenmedi. Hep daha fazlasının açlığını yaşadı. 

Umarım şempanzeler de benzer şekilde birbirlerine girmez ve belki medeni bir Roma devleti kurmayı başarıp huzurla senatosunda atışırlar fikirler üzerine. Kim bilir...

Saygılarımla

10 Haziran 2024 Pazartesi

KÖMÜR

 Sanayi devrimi sonrasında özellikle Avrupa'da gelişen teknoloji ile, gemilerin çalışması için yanan bir ocağa ihtiyaç duyuluyordu. Bu ocak kömür ile çalışıyordu. Geminin hareketi için gereken kömür komik bir şekilde genellikle farklı sömürge topraklardan temin ediliyordu.

Ben size bunu neden anlattım, toparlayayım müsadenizle...

İnsanın hayatını devam ettirebilmesi, zorluklar ve kolaylıklar arasındaki bir döngüden ibarettir. Kendimizi bir makina olarak görecek olursak, ki bence insan örneklemesi için en güzel örneklerden biridir, kendimizde olmayan madenlere ihtiyaç duyarız hareket edebilmek için. Bu madenleri çevre topraklardan edinmeye çalışırız önceleri. -Anne, baba, kardeş ve diğer aile fertleri- Sonraları bu madenlerden farklı enerji kaynakları arayışına gireriz ki bunlar da arkadaşlar ve öğretmenler oluyor. Daha sonraları kendi içimize bir dönüş yaşarız ve esas madeni kendi topraklarımızda keşfederek kullanmaya çalışırız.

Kendi düzenimizi kurarken bir takım kaynakları yakınımızda tutmak isteriz bence. Eş, dost, aile gibi. Bu arayışların içerisinde iken kömürle çalışacak motora benzin dökmek ne kadar tehlikeli ve saçma ise kendi tabiatımız harici madenleri kullanmaya çalışmak da o kadar saçma olacaktır. Öncelikle kendimizi tanımalı, sonralıkla etrafımızı kendi tabiatımıza göre seçmeli ve belirlemeliyiz. 

Demem o ki, amaç acımasızca maden sömürmek olmamalı. Kullanılabilir, bizim için faydalı madenleri iyi tespit etmeli ve buna yönelik çalışmalarda bulunmalıyız. 

Saygılarımla. 

19 Mayıs 2024 Pazar

VEDA BAKIŞI

Evden çıkarken, asansörün gelmesini beklediğin anda arkana dönüp kapıdan seni bekleyenlere bakıyorsun veya ailenin evinden çıkıp giderken kapıda seni uğurlarkenki yüzlerini görüyorsun ya. O son bakışta anlatmak istediğin o kadar şey olmasına rağmen sadece önce Allah'a sonra birbirinize emanetsiniz, görüşmek dileği ile diyorsunuz ya. Bir yandan çok huzurlu bir an. Diğer yandan bir gün o yöne kafa çevirip kimseyi göremeyecek olmanın huzursuzluğu beliriyor. 
Keşke sizinle daha çok vakit geçirme imkanı yaratabiliyor olsam ben giderken kapıdan beni yolcu eden sevdiklerim. 
İyiki varsınız. 

11 Mayıs 2024 Cumartesi

TANRIM

- Tanrım... Her zaman kurallara bağlı bir insan oldum. Sana layık bir kul olmak için elimden geleni yaptım. Emirlerini koşulsuz şartsız yerine getirdim. Bazen mantığıma oturmayan söylemlerini okudum ancak vardır bir bildiğin, benim kapasitem seni anlamaya yetmez diye düşündüm. Ben senin emirlerine hizmet etmek için koşturuyorum. Beni bu dünyada ve diğerinde cezalandırma, mükafatlandır. Bahsettiğin ırmaklar ve yeşillikler içindeki köşklerde oturmaya layık gör beni...

+ Peki, neden mantığına oturmayan söylemlerimi kabul ediyorsun. Sana beni idrak edebilmen için bir zeka bahşettim. Beni anlamanı istedim. Söylediklerimi tekrar etmeni değil. Sen beni anlamaya çalışmadın, emri tekrar ettin ve biat ettin. Bana karşı çıkabilme kudretini sana ihsan ettim, beni idrak edebilme kapasitesini ihsan ettiğim gibi. Sen ise ödül, mükafat peşinde bir yarış verdin. Ben mukayese etmedim. Sen göz ucuyla diğerleri ne yapıyor Tanrı için arayışında oldun. Neden böyle bir vakit kaybı yaşattın kendine? Ben senin beni anlamaya çalışmanı izlemek istedim. Yanlışlar yapmanı ve bu yanlışların içerisinde bir arayış içinde olmanı, belki hata yapa yapa ancak kendi çaban ile beni hissetmeni, anlamanı istedim. 

- Her şey boşamıydı yani? Ben bir ömür aptal gibi beni ödüllendirmeni umarak mı çalıştım? Bana kaybettiğim zamanın bedelini ödemelisin. Sen koca bir varlıksın. Hem boş yere ibadet etmiş olmayayım.

+ Beni anlamıyorsun ve anlamamakta ısrar ediyorsun Ademoğlu.

30 Nisan 2024 Salı

TANRISAL SENARYO VE KADER MEFHUMU ÜZERİNE

Tanrının varlığı ve yokluğu üzerine değil de, çalışma prensibi üzerine konuşulmasını daha anlamlı bulduğumu ifade ederek girizgah yapmak isterim. Saygılarımla.

Tanrının var olup olmamasının hiçbir önemi yoktur günlük hayatın işleyiş mantığında. Çünkü varlığı ve yokluğu günlük pratikte bir farklılığa neden olmayacaktır. Tanrı varsa daha ahlaklı yoksa daha ahlaksız veya tersi bir eylem zinciri oluşturacak halimiz yok. Hırsızlık yapmak veya yapmamak da benzer şekilde Tanrının varlığından bağımsız şeylerdir. Kişisel etiğinin müsade etmediği eylemleri yaratıcın yasaklamasada yapmayacaksın çünkü. Ancak gerçek nedir sorusunun aranması ise mesele hiçbir diyeceğim yok. 

Zihnimde tasvir edebildiğim şekli ile Tanrı büyük bir sanatçıdır. Evreni yaratırken dahi, hiçkimse yaratılış sürecine şahit değilken, bir ahenk üzerine örüntülü ve sistematik bir tiyatral yaklaşımı olduğuna inanıyorum. Güzel bir müzik bestelemek gibi. Etrafında buna şahit olacak hiç kimse olmasa bile, hatta kulakların kendi yazdığın senfoniyi işitemese bile ortaya konulan 9. senfoninin kıymetli olmasının sebebide benzer bir nedendir. Tanrı dünyayı bir sanat galerisi olarak dizayn edip insanları da bu sanat galerisinin içerisinde çeşitli eserlerin esintisinde bulunmak kaderini vermiştir. Büyük bir tablo yapılırken vurulan birkaç fırça darbesinden ibarettir ömrümüz. Bazılarımız ise ömrünü daha fazlası için renklendirir. Birkaç çizik olmak yerine bütünüyle bir obje olup tablonun içerisindeki ağırlığını artırır veya kim bilir... Bir gün tek başına bir tablo olur. Bir tiyatro oyununda büyük veya küçük bütün oyuncuların bir rolü vardır. Kiminin tek bir söz hakkı bile olmazken, kimine sayfalarca konuşma yazılmıştır. Ve hatta bu tiyatro oyunu farklı sahnelerde, farklı oyuncu kadrosuyla ve farklı oyunculuk performansı ile aynı zaman diliminde gösterimdedir kanaatimce. Kimi sahnesi geldiğinde kendini adayarak sergiler performansını, kimi ise utana sıkıla ve oyunu mahvedercesine sergiler performansını. Günün sonunda oyun bitmemiş olacağı ve insanlık tamamen yok olana kadar devam edeceği için oyun sonunda kimin oyununun daha çok beğeni toplayacağı asla bilinemeyecektir belkide. Ancak bunların hiçbir önemi yok. 
Freddie Mercury'in de bir şarkısında haykırdığı gibi. "Show must go on !" 

Tanrısal senaryonun içerisinde hangi role seçildiğimizi kesin olarak asla bilememekle beraber, ancak kendi yetenekleri ve arzularından haberi olan bir takım aklı selim insanlar oyuna tam anlamı ile katılabilir ve varlıklarını sonsuzluğa uzanacak bir sanat eserine dahil edebilirler. Bu sanat eserine dönüşme evrimini reddedip sonrasında büyük bir buhran yaşadığından şikayetçi olanlar ise ancak şuursuz olarak değerlendirilmelidir. Eğer süre sınırı olan bir yeteneğin varsa ve süren bitene kadar bu yeteneği sergilemiyorsan ( bilgisayar oyunlarında kullanılan ancak sınırlı sayıda ve çok sayıda koşulu aynı anda sağlarsan kullanabileceğin yeteneklerden gibi ) kendini şanssız veya üzgün hissetmemelisin. Büyük bir amacı - Tanrının tiyatrosunu - mahvetmiş bir seme olduğunu iliklerine kadar hissetmelisin belkide. 

Cennet- araf- cehennem betimlemelerinin ne kadar gerekli olduğunu anımsıyorum. Tanrının ödül ve ceza sistemini dahi tiyatral bir yaklaşımla gösterdiğini ve herkesin kafasında aynı şeyler canlanmasa da benzer heyecan veya korku belirtilerini kalplere doldurmaya yetmiştir Tanrının tiyatrosu. Esas amaçta budur belki. Binlerce parçalık karışık bir puzzle var önünde ve hangi parçanın nereye yerleştirileceğini, hangi sıra ile yerleştirileceğini ve neticede nasıl bir görüntüye olaşacağını dahi bilmediğin bir uğraşta bir aşamaya uğraş vererek gelindiğinde eksik parçaların tam olarak ifade edilesede varlığının hissedildiğini düşünüyorum. Bir eksik var, ancak tam olarak neyin eksik olduğunu ve bu eksikliği nasıl farkettiğini mantık çerçevesinde sesli izah edemeyeceğini düşünürsün. Ama adın kadar eminsindir ki bir parça, hatta önemli bir parça tamamen kayıptır. Diğer bütün parçaları incelemeden bile bilirsin eserin sonuna gelindiğinde bir parçanın eksik kalacağını. İşte bu ön görü çok kıymetlidir. Tanrısal senaryo devamlılığı ve kader mefhumunun değer kaybetmemesi için çok kıymetlidir. 

Tanrı ol dese olacak çeşitli olayları bir nedenselliğe bağlamış ve spontane oluşumu rutin kullanımına almamıştır. Doğal seleksiyon, evrim, adaptasyon ve daha bir sürü kavram spontane ve açıklanamayacak garip tabiat olaylarına bir mantık kılıfıdır. Kılıflardan sıyrılıp saf gerçeğe kavuşmak isteyebilirsin veya kılıfları ile saklı gerçekliğe kavuşup bir yol çizersin kendine veya hiçbir kılıftan sıyıramazsın süreci ve bir çaba da sarfetmezsin kılıfların sıyrılması için, bomboş ve mana kargaşası içinde bir hayatı tercih etmiş olursun. İnsanlar bazı gerçekleri açığa kavuşturup, gerizekalıya anlatır gibi anlatıp, yeterince anlaşılır olur ise nesiller boyunca ismi anılır bir varlığa evrilir. Gözlerimi kapattığım zaman bu anılan varlıklardan birkaçının hayalini dahi görürken gözlerimi kapattığım zaman, aklımdan geçenleri de yazma isteği duydum içimde. 

Neden olduğunu bilmediğim bu istek, belkide benim yazgımın küçük seslenişleridir. Ve benim bu gerçeklik kavgasında yeterli ilerleme sağlayabilmem için küçük seslenişlerin hepsine ihtiyacım olacak.

Özetle; Dünya bir gezegen olarak değil, yukarda bahsi geçen tiyatral oyun sergilenmesi için platform olarak dizayn edilmiştir kanaatimce. 

3 Nisan 2024 Çarşamba

Yolların Sonu

 Yolların sonu mutlak ömrün sonuyla eşdeğer görünür. Lakin yolların sonu tek başına yeterli bir kanıt değildir verilen emeğin meyvelerini görmek için. Esasında verilen selamın, alınan nefesin, dökülen terin ve edinilen yeteneklerin tamamıdır yolculuk. Bir güzel seda, iki güzel muhabbettir. Koştururken fark etmeyiz genelde, yaşamın çok büyük bir hazine olduğunu. 

Fikirlerinden ve karakterinden dolayı yaşatılan zorlukların aslında mükemmel hikayenin satırlarını oluşturduğunu. Neden bilinmez ama insanlar fikirleriyle yargılanır bu yaşamda. Yeterince makam ve mülk sahibi isen yargılanamaz oluverirsin bir anda. Makam ve mülk sahibi olmak neler katıyor insana… Ülkemde insanları susturmak ne de kolaymış aslında. O kadar alışmışız ki ensemizde tokat hissetmeye, hayallerimizin çalınmasına… Küçücük mutluluklarımız bile çok görülür olmuş, dillendirilir olmuş.

Bizler birer fide iken başlamışız eğilip bükülmeye ve şekillendirilmeye, birer parçası yapılmak için bu çarkın tüm kudreti ile eğilinmiş üzerimize. Gel zaman git zaman, elimizden ekmeğimiz alınsa bile gözlerimiz dolar olmuş sadece. Bir küçük küfür sallar olmuşuz, yumruklarımızı dahi sıkamadan. Hakkımızı savunmayı hiç öğrenemeden unutmuşuz.

Yolların sonu bunun için çok kıymetlidir. Çünkü alınan yolculuğun kıymeti vardır. 

Bizler bu düzenin içinde biraz yoğurulup, biraz ezilip kendimize bir şeyler katarken güzel insan olmayı unutmamalıyız çünkü. Çünkü geriye kalan sadece mal- mülk değil. Elimizden gelen sadece ırgatlık değil. Nefesimizi kesen sadece baskılar değil. Bunlarla mücadele edecek kudretimiz olduğunu hayal dahi edememektir. Baş kaldıramamaktır, ses çıkaramamaktır. 

1 Nisan 2024 Pazartesi

Aile Kardeş Zaman

 Kardeşlerimle geçirdiğim anları anımsar oldum bir zamandır. İyi veya kötü farketmeksizin kesit kesit gözümün önüne gelen fotograf karelerinden bahsediyorum. Annemle gece vakti kahve pişirip mutfakta sessiz sessiz yaptığımız büyük amaç konuşmalarımızı, hatta gündelik dedikodularımızı ve annemin geçmiş zamanı vadetme seanslarını da özlediğimi fark ediyorum. Babamın kendi dünyasında yaşadığı kavgayı ve dış dünyada yaşadığı sakinliği gözlerinde görmeyi özledim. Babamı anlamaya başladım. Gerçi daha önce bahsetmişimdir belki, babamı daha iyi anlayabilmek adına kendisi ile aynı işi yapıyorum. Ama böyle elimin ucuyla değil, tüm benliğimle severek ve haz alarak. Zaten bu anlarda fark ediyorum aslında babamın sevmediğim eleştirdiğim özelliklerinin nasıl kendisine yüklendiğini. Dost ve aile kazıkları, koca dünyaya karşı verilen küçük insan direnişi ve çekirdek ailenin içerisinde var olma endişesi... 

Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür.

Yine de erkek kardeşimle kanlı bıçaklı olduğumuz gençlik yıllarımızın ardından geriye kalan bir sıcak tebessüm. Bir de kardeşimin kendisi var tabi. Ah hele kız kardeşim... Elimde büyümesi ve parkta koşarken bana yanlışlıkla baba demesi ile aklıma kazındı güzel hatıraları. 

Sizleri çok seviyorum ve benim gibi kendi kavganızı verdiğinizi gayet iyi biliyorum. Her ne kadar bu süreçte elinizden tutamasam da sizlerin kalben hep yanındayım. Sizlerinde aynı şekilde benim yanımda olduğunuzu bildiğim için çokça mutluyum. Bu kavgayı tek başıma vermediğimi sizler sayesinde biliyorum. 

Mutlak bir gün diyerek sizlere olan özlemimi tekrar dile getirmek istiyorum. 

Hayat sizlere hep güzellikler getirsin ve günlük hayatın koşturmacasında sizlere bizleri anımsatacak ufak dokunuşları asla kaçırmayın.

Hatırlayınız ve tebessüm ederek iyi dileklerinizi iletiniz. 

Esen kalın.

28 Mart 2024 Perşembe

Bütün Türk Gençliğine

Yer bulmasın gönlünde ne ihtiras, ne haset.
Sen bütün varlığınla yurdumuzun malısın.
Sen bir insan değilsin; ne kemiksin ne de et;
Tunçtan bir heykel gibi ebedi kalmalısın.

Iztırap çek inleme... Ses çıkarmadan aşın.
Bir damlacık aksa da bir acizdir göz yaşın;
Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın,
Tek başına dileğe doğru at salmalısın.

Ezilmekten çekinme ... Gerilemekten sakın!
İradenle olmalı bütün uzaklar yakın,
Dolu dizgin yaparken ülküne doğru akın,
Ateşe atılmalı, denize dalmalısın.

Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan!
Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan?
Mefkuresinden başka her varlığı unutan,
Kahramanlar gibi sen ebedi kalmalısın...

II
Sen ne elde ve dilde gezen billur bir sağrak,
Ne de sıska bir göğse takılan bir çiçeksin;
Seninde bu dünyada nasibin var savaşmak!...
Kayalarla güreşip dağlarda öleceksin.

Yoldaşlık ederekten gökte güneşle, ayla,
Aşarsın tepe, ırmak; yürürsün ova ,yayla...
Hayata ne biçimde geldinse bir borayla 
Daha sert bir kasırga içinde biteceksin.

KIZIL ELMA uğruna kılıç çekince kından,
Bahtiyarlık denen şey artık geçmez yakından.
Mesut olup gülmeyi sök, çıkar hatırından.
Belki öldükten sonra bir parça güleceksin.

Yüz paralık kurşunla gider “HAYAT” dediğin;
“ Tanrı yolu” uzaktır; erken kalk sıkı giyin.
Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin 
Güzel Kızıl Elma’na varmadan öleceksin.

III
Belki bir gün çöllerde kaybedersin eşini,
Belki bir gün ağlarsın kaçtı diye karına.
Işıksız kulübende boranın esişini
Dinleyerek çıkarsın bir ümitsiz yarına.

Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca;
Namert bir el arkandan seni vurur kadınca;
Bir gün sabrın tükenir... Silahını kapınca 
Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına...

Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar,
Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
Vicdanını “Paris”e, “Moskova”ya satanlar,
Küfür diye bakarlar senin dualarına.

Hey arkadaş!.. Bu yolda bende coşkun bir selim,
Beraberiz seninle, işte elinde elim.
Seninle bu hayatın gel beraber gülelim,
Ölümüne , gamına, tipisine, karına...

IV
Atandan kalmış olan kılıcı iyi bile,
Onu bütün gücünle vuracaksın çağında.
Savaş... Bunu tadını ey Türk sen bulamazsın,
Ne sevgili yanında, ne baba ocağında...

Savaşmaktan kaçınır, kim varsa alnı kara,
Kan dökmeyi bilenler hükmeder topraklara...
Kazanmanın sırrını bilmiyorsan git, ara
“Çanakkale” ufkunda, “Sakarya” toprağında.

Siyasette muhabbet... Hepsi yalan, palavra...
Doğru sözü “Kül Tegin” kitabesinde ara...
Lenin’den bahsederse karşında bir maskara,
Bir tebessüm belirsin sadece dudağında.

Yatağında ölmeyi hatırından sök, çıkar!
Döşeğin kara toprak, yorganındır belki kar...
Sen gurbette kalırsan, ben ölürsem ne çıkar?
Ruhlarımız buluşur elbet “Tanrıdağı”nda...

V
Mukadderat isterse seni yoldan çevirsin ,
Sen hele bu yollarda yıpranarak aşın da,
Varsın bütün ömrünce bir an nasip olmasın,
Yorgunluğu gidermek serin bir su başında.

Bir gülüşten ne çıkar, ne çıkar ağlamaktan?
Kullar kancıklık eder, bela bulursun Hak’tan.
Gün olur ki bir yudum su ararsın bataktan,
Gün olur ki bir tutam tuz bulunmaz aşında.

Bir çığ gibi yürürsün bir lahza durmaksızın,
Bir ilahi kaynaktan geliyor çünkü hızın.
Duyguların ölmüştür... Tapınılan bir kızın,
Bir füsun bulamazsın gözlerinde, kaşında.

Iztırabı kanına kat da göz kırpmadan iç!
Varsın gülsün ardından, ne çıkar, bir iki piç...
Bu varlık dünyasında yalnız senin hiç mi hiç,
Bir şeyin olmayacak hatta mezar taşında....


20 Mart 2024 Çarşamba

STANDART NOT VE ÖNEMİ

Giriş; Standart notların önemini farketmek, 

Standart notlar esasen sıkıcı ve manasız, yeniliklerin uzağında ve zaten bilinen, yapılmış olanın tekrar yapılması neticesinde, örneğin günlük tutarken standart notların kopyalanması mantığından gelir. Ameliyat notları düzenlerken farkedilen bu gerçeklik aslında farklı bir farkındalık sağladı. Standart notları okuduğun zaman o işlemin en basit şekilde nasıl ifade edilebildiğini görmüş oluyorsun. Hiçbir süsleme cümlesi olmadığı zaman yapılan işin sadeliği göz kamaştırıyor bence. Çok büyük ameliyatlar içinde benzer şeyler geçerlidir. Ne kadar komplike bir işlem yapılırsa yapılsın belirli basamaklar her zaman standart kalıplarla ifade edilebilmektedir. Peki bu standart kalıpları günlük hayatımızda nerelerde kullanıyoruz acaba sorusunu da beraberinde getirmiyor mu?
+Sabah uyandın. Yüz yıkama, lavabo, giyinme, kahvaltı...
- Standart güne başlangıç

+ İşe giderken yapılan günlük yolculuk

- Standart işe gidiş ...

Bu şekilde binlerce örnek yazılabilir. Standart olmaktan korkmamak gerekiyor. Standart notları belirleyip üzerine eklenecek şeyler yaratmak esasen kaliteli bir hayat standardına sahip olduğunu gösteriyor. Her anında yaşadığın büyük farklılıklar sadece züppe yaşantısı içinde bulunduğunu gösteriyor. 

Standart notlar yazmaktan çekinmemek lazım. Standart notları yazıp sonrasında üzerine standartı bozan o küçük süprizleri- nüansları- eklemek gerekiyor. 

Saygılarımla...

19 Mart 2024 Salı

ÇAYIN İÇİNDE ERİYEN ŞEKER

 HAYATIN İÇİNDE KENDİNİ KAYBETMEK


Hayatın içinde kendini kaybetmek, bir çayın içinde ( hayat ) atılan küp şekerin ( benlik ) kaşık tarafından ( kader ) karıştırılması sonucu zaman içinde şekerin hayatla bütünleşmesi - gözle görülen şeklini kaybetmesi ancak varlığının aslında kaybolmaması mantalitesini düşündürmek istiyorum. Çaya dışardan bakıldığında kaşık şekeri evire çevire yok etmiş oluyor ancak çayın tadına bakan kişiler şekerin kaybolmadığını sadece çayla bütünleştiğini farkedecektir. Birde çayı karıştıran ve kaşığı tutan el-irade var ki bu da yüce bir varlık olarak düşünülebilir. 

Hayatın içinde o kadar çok  yıpranıp hırpalanıyoruz ve bu süreçte zamanımız azalıyor ki her insan git gide eriyor ve azalıyor. Mentalitemiz değişiyor, kendimize yeni şeyler katıp olgunlaşıyoruz belki ancak giden enerji- heves- güç ve gençlik de görmezden gelinemez elbet. Hayatın içine karışıp eriyoruz ve günün birinde tamamen yok olacak görünürdeki varlığımız. Peki kim bizim aslında neyi ifade ettiğimizi- neler düşünüp nelere kıymet verdiğimizi bilebilecek ki? Kendimizi kime ne kadar ifade edebiliyoruz ki yaşarken? Öldükten sonra kim bizi ne kadar anlayabilir ki? Kim bizi anlamak için bir çaba içerisine girecek daha doğrusu? Çok önemli kişilikler ve çok önemsiz kişiliklerin eninde sonunda muhakkak bilinmek gibi bir yazgısı vardır zannımca lakin geriye kalan milyonlarca insandan biri olan bizler? Bizler ne olacağız? Hayat tiyatrosunda yan rol almakla o kadar meşgul olmuş ki, asıl oyunun içerisinde bir parça olduğunu önemsemeyecek ve yakınlarını- sevdiklerini bu tiyatro oyununda kendini izlemeye davet etme ihtiyacı hissetmeyecek kadar yan rollerde oynayanlar... Kendinizi nasıl ifade etmeye çalıştınız yaşadığınız süre boyunca. Kim sizin gözlerinizin içine bakıp düşündüklerinizin derinliğini göz bebeklerinizin hareketinden anlayabildi? 

Yarı aydınlık bir odada ayaklı abajur sayesinde aydınlanan küçük sessiz ve stabil odamda perdeleri sonuna kadar açıp aralıklı olarak gecenin karanlığında etraftaki evlerin aydınlık odalarını saymaktan aldığım keyifle şu yazıyı yazmaya karar veriyorum. Çünkü aslında ben de eriyorum. Büyük hayalleri olan küçük bir adam. Eskiden koca hayallerini gerçekleştirebileceği koca bir ömrü olduğunu düşünen, her şey için genişçe bir zamana sahip olduğumu düşünürken, zaman beni aslında bunlara sahip olmadığıma ikna etti. Büyük hayallerim olduğuna olan inancım henüz tam anlamıyla kırılmadı çünkü hala etrafımdaki insanlara göre marjinal fikirleri olan, çalışma arkadaşları tarafından sıradışı olarak nitelendirilen biriyim. Bu özelliğim sayesinde tam olarak yozlaşmadığımı kendime telkin ediyorum. Sadece düşündüğüm şeyleri gerçekleştirecek imkanı yaratamadım. Üzücü bir itiraf belki ama hala günün birinde gerçekleştirebileceğime inanıyorum biliyor musunuz? Hayat arkadaşıma artık o uçuk hayallere inanmadığımı ve günlük gerçekliklerin esas uğraşım oldugunu söylememe rağmen gözlerimi kapattığım zaman- ara sıra da olsa- renkli rüyalar otelimin içinde buluyorum kendimi. Bu sayede henüz fikren emekli olmadığıma karar veriyorum. Bu arada hayat arkadaşımdan bir şeyler sakladığım için değil, kendisini daha fazla yormamak için ısrarlı şekilde hayallerimi anlatmıyorum. Biriktirip birbirimize belirli sıklıklarla- ayin gibi- hayallerimizi kusarız ve bundan da çokça keyif alırız. Neyse... Bazılarını gerçekleştirebildiğim, büyük bir kısmını gerçekleştiremediğim ve çok büyük bir kısmının gerçekleştirilmesi imkansız olduğu konusunda tereddütler yaşadığım hayallerimi- yani kızıl elmamı- belki çocuklarıma miras bırakacağım. Bilemiyorum. Ancak sadece şuna emin olmak istiyorum. Benim düşünen bir organizma olduğumu ve benim de aslında varlığımı sorguladığımı, doğru- yanlış ayrımı yapmak için kendimce ahlak kuralları belirlemeye çalıştığımı, iyi-kötü etiketlemesi yapabilmek için büyük bir deneysel sınıflama yapmaya çalıştığımı, hayat sürecimde incindiğimi ve incittiğimi- sevip sevildiğimi- kırılıp onarıldığımı en başta eşim ve çocuklarım olmak üzere beni tanıyan insanların- ve tanımayanların- bilmesini isterim. Belki sizler de benzer düşüncelerdesiniz. Asla tam olarak bilemeyeceğim. 

Ben anne ve babamı 29 yaşındayken çok büyük ölçüde anlamaya başladım. Onları anlamak için nelere katlandığımı, neleri göze aldığımı ben bile hatırlamıyorum artık. Artı ve eksileri ile onlarında çayın içinde eriyen bir şeker olduklarını farketmek çok büyük bir acı veriyor. En azından hayattalarken farketmenin verdiği sevinç içinde- günün birinde onlarında çaya karışacağını bilmenin hüznü içinde, kendiminde karıştığını tam olarak anlamamanın verdiği şuursuzluk dahilinde saygıyla eğiliyorum. 

Kaşık ne kadar hızlı dönüyor bilemiyorum ancak çaya, şekere, bardağa ve kaşığa sitem edenler bardağı çınlata çınlata kaşık sallayan eli hissedemiyor bunu biliyorum.

Saygılarımla

4 Mart 2024 Pazartesi

Önemli kişilikler

 Önemli kişilikler, hayatımızda var olmaları ile bize huzur ve güç verirler. Bazen de var olmaları ile öfke uyandırırlar. Hayatımızın altını üstüne getirdiğine inandığımız ve tüm varlığımızla nefret hissettiğimiz insanların varlığı aslında her ne kadar eziyet gibi gözükse de uzun vadede insanı olgunlaştıran ve hassas- narin yerlerini nasır tutturan bir mükafattır. Ölesiye nefret ettiğiniz insanların hatıraları sizlere sonsuza değin mühürlenmiştir.

İşte bu farkındalığa sonradan sonradan varmanın getirdiği şapşal hissiyat ile oturumu açıyorum. Saygılarımla.

Kendine ait bir yuva bulamamış insanların hırçın davranışlarına çokça şahit olmuşsunuzdur. Öz saygısı olmayan insanların aptal egolarına da aynı şekilde. Peki, kişisel menfaatleri uğruna kırmızı çizgilerini çiğnemeyi problem olarak görmeyen, azarlanmamak ve hırpalanmamak için azarlayıp hırpalayabilen, yeri geldiğinde başkalarının başarılarını çalıp- kendi başarısızlıklarını hibe edebilen bir insan topluluğu oldugunu bilmek sizleri huzurlu hissettirir mi acaba?

Çok farklı hazlar peşinde koşan bir grup farklı düşünce ve fıtratta insanı tek kalıp içine sokmaya çalışmak başlıca ahmaklıktır. Sert disiplin önlemlerinin gerekli oldugunu her daim düşünmüş olsamda bu denli bir zorbalığın disiplin adı altında anılmasına karşı çıkıyorum

Mutlu anlarınızın peşine düşün lütfen. Öfkenizin anılarınıza hükmetmesine müsade etmeyin. Hayatınız ellerinizden kayarken geriye anılarınız kalıyor ve bu anılarda bir sürü hızlı gösterim fotograf karesi mevcut olacağını düşünürsek, belki ölmeden önceki son anlarınızda gözlerinizin önüne hayatınızın içine etmeyi kendine vazife bellemiş olan şeref yoksunlarının olmasını istemezsiniz diye düşünüyorum.

Aslında ben intikam seven bir varlık olmama rağmen bu denli büyük bir intikam planı yapıp zulmedilen kendimin intikamı için uğraşacak olur isem... Gayet başarılı olurum. Çünkü zulme uğrayan da bir nebze zulmedenin talebesi sayılır. Ne acıklı değil mi? Babası tarafından sürekli tartaklanan çocuk eninde sonunda kendi çocuklarına da benzer bir ustalıkla yaklaşıyor. 

Herkes talebesine zanaatını iyi öğretmeye çalışıyor esasen. Zanaatımız ise konuştuklarımız kesinlikle değildir. Sadece ve sadece uyguladığımız ve tatbik ettiklerimizdir.

Bir zalimin ardından söz etmek ile zalime göğüs germek arasında kocaman bir karakter farkı olduğu gibi.

Fikir uçuşmalarının en kötü tarafı kendini takip etmektir.

7 Ocak 2024 Pazar

Kopuş

Koptum, dağ başında yapayalnız ölümü bekleyen ama gittikçe büyüyen ve güçlenen yüce bir ağaç gibi dünyadan. Yüreğim ne kadar yükseklere çıkmak istese köklerim de o denli derine ilerliyor, sarmalıyor derinleri. Yükselmek imge olarak duruyor karşımda, köklerimden hissediyorum dünyayı ve eylemlerimi hala. Gözlerim en yukarıda ama bedenim hala yerde, ayaktakımının yanında, gözlerim ve bedenim çatışıyor bir de birbiriyle. 

Peki ne yapmalı böyle çatışırken tin ve beden? Beden mi olmalı tüm yücelikleri göz ardı ederek yoksa tin mi olmalı bedeni göz ardı ederek? Şimdi düşüncem de çatışıyor kendiyle. Çatıştıkça kopuyor tinden de bedenden de. 

Şair gibi konuşuyor şimdi bir de. Dermansızdır şairler. Benlik istemini gönderir de beden ve tin onun kuklası olarak oynar bizimle. Kuklacının kuklasının kuklası; budur ben ve beden ve ruh. 

ŞİİR: RÜYAMDA 30 YAŞ

Klasik müzik dinleyerek uzanıyordum. Bir rüya gördüm. Dehşet içinde uyandım. Rüyamda 30 yaşındaydım. Oysa daha 7 yaşımdaydım. Nasıl olmuştu ...